Paskalya tatilinden merhaba!
Blogumu yeni okuyan biri, hiç okula gitmiyor mu bu kız
diyebilir… Çünkü tatilden tatile blog yazdığım bir gerçek. Tatiller dışında çok
fazla özel bir şey yaşamıyorum çünkü. Tatiller en güzeli, uzak şehirlere
gitmeye, yeni yerler görmeye vakit var. E Norveç’te de biraz fazla tatil var.
Ben de sık sık yapacak güzel ve yeni şeyler buluyorum.
Açıkçası tatil dışında özel bir şey bulamamın bir diğer
sebebi de, Norveç’teki yaşamımın artık kesinlikle sıradan geliyor olması. Artık
exchange öğrenci grafiğimin, adaptasyon kısmında bulunduğumdan, biri halimi
hatrımı sorduğunda ‘Ne olsun ya aynı’ cevabını veriyorum resmen. Bu durum hem
çok hoş, sanki yıllardır burada yaşıyorum gibi hissediyorum çünkü, hem de
exchange yılımın sonuna yaklaştığımın habercisi, zaten şu sıralar her şey bana
sonu hatırlatıyor.
Neyse, paskalyaya gelelim. Paskalya ile çok bir aşinalığım
yoktu önceden. Hatta tek bildiğim, evlerde bahar temizliğinin yapılması ve
yumurta boyanmasıydı (Winnie the Pooh anıları bunlar).
Sonra burada öğrendim ki aslında Paskalya’da İsa’nın
ölümünün 3. Gün dönümünde ayaklanmasını kutluyorlarmış… İsa’nın 12 kişiyle
yediği o son yemekten sonra, yakınlarından biri onu ispiyonlamış, daha
sonrasında yakalatmış ve çarmıha gerdirmiş. Çarmıha gerilişinin 3. Günü, annesi
Meryem tabutuna ziyarete gitmiş ama tabutta İsa yokmuş. O yüzden
kutluyorlarmış. (İlk önce, e İsa öldüyse nesini kutluyoruz, tarzında bir
düşünce oluşmuştu da bende.) Koroda falan söylediğimiz paskalya şarkılarını da
çevirirsem şöyle olabilir; “Golgata’da bir haç vardı, İsa’yı orada öldü.
Bahçede de bir mezar vardı, İsa orada yatıyordu. Ama haç boş, mezar boş. İsa
ayağa kalktı ve o yaşıyor…” Farklı inançlar tabii.
Paskalya’da evler temizleniyor ve süsleniyor. Ana renkler turuncu, sarı;
semboller olarak da civcivler diyebilirim. Sarı ve turuncu gibi sıcak renkler
güneşi, baharı temsil ediyor; civcivler de İsa’nın uyanışına ithafen
doğuşu/yeniden doğuşu simgeliyor. Yemeklere gelince, Noel yemeklerine benziyor
biraz. Ribbe ve pinnekjött gibi sadec e Noel’de yenilen, biraz daha özel
yemekleri yemesek de, yine, yeniden kuzu eti masadaydı. Haşlanmış sebzeler,
patatesler, salata, et sosu. Klasik Norveç.
Yani benim için paskalyanın tek özel yanı, 10 günlük tatil
ve gezmeye vakit bulabilmek. Bir de yumurta boyamak.
Önce haftamı genel olarak anlatmakla başlayabilirim, aslında
çok fazla bir şey yapmayıp evde tembelce pijamalarımla takılmayı tercih etsem
de.
Cumartesi günü host annemin isteği üzerine onunla beraber
kiliseye gittim. Evimize çok yakın, modernce bir kilisede, ayda 2 cumartesi
sabahı kilisede Down Sendromlu ve zihinsel engelli kişiler aileleri/bakıcıları
eşliğinde buluşuyormuş. Hep beraber şarkılar söyleyip, danslar edip, sonrasında
da waffle yiyorlarmış. Benim host annem de bu grupla beraber piyano çalıyor,
tamamen gönüllü olarak gerçekleşiyor bu olay. Annem orada neler olduğunu bana
göstermeyi çok istiyordu. Ben de sabah erkenden uyanıp onunla birlikte kiliseye
gittim. Hava da o kadar güzeldi ki, serin ama güneşli, rüzgarsız. Güneşin
altında bunaltan bir hava vardı. Sadece gömlek giyip çıkmak yeterli oldu. Böyle
hava güneşli olunca, güneş gözlüklerimi takabildiğimde ve monta ihtiyacım
olmadığında öyle hoşuma gidiyor ki… O soğuk kış günleri beni baya bir yıpratmış
sanırım. Neyse, sonra kilisenin o balo salonu tarzındaki salonunda toplandık
herkesle. Herkes, engelliler ve aileler daire şekline geçti. Günün teması
paskalyaydı tabii, paskalyayla alakalı şarkılar söyledik. Bulunanların hepsine
birer ritm aleti verdiler, hep birlikte ritm tuta tuta, danslarla söyledik
şarkıları. O kadar mutlu insanlar ki, kötülüğün K’si bile yok içlerinde, çok
saf ve çok masumlar. Sürekli gülüyorlar böyle, yeni biriyle tanışınca çok
hoşlarına gidiyor. Ben de baya bir ilgilerini çektim yeni katılan ve özellikle
kahve rengi saçlı biri olduğum için. Hepsi farklı yaşlarda, 7’den 70’e bir sürü
gülen surat. İçlerinden gençce bir tanesi benimle oturmak istedi. Onunla
ilgilendim buluşma boyunca, waffle paylaştık. Hepsi yetişkin insanlar ama çocuk
gibilerdi. Onlarla şarkılar söylemek gerçekten çok güzeldi, pozitif enerjiyle
doldum resmen, güne güzel başladım.
Sonra annemle eve döndük, misafirimiz vardı. Annem ve babam,
ikisi de Östfoldda büyümüş ve tanışmış. Annem universiteye Oslo’da,
babamsa Trondheim’da gitmiş; ama bu süre
içerisinde yine sevgililermiş. Sonrasında evlenip Vestfolda yerleşmişler. Bu
nedenle neredeyse bütün akrabalar, arkadaşlar Östfoldda yaşıyor ve biz de sık
sık Östfoldu ziyaret ediyoruz. Cumartesi günü de Östfolddan misafirimiz vardı.
Beraber paskalya yemeği yedik, sohbet muhabbet güzeldi.
Pazar günü de biz Östfolda gittik. Önce babaannede öğlen
yemeği yedik, sonra da babamın erkek kardeşinin evine çay/kahve içmeye gittik.
Baya ailevi bir hafta sonu geçirdim yani.
Pazartesi günü sabah erkenden uyandık yine, İsveç’e gittik.
İsveç’e gittik diyince öyle gezmeye değil, alışveriş yapmaya geçtik sadece.
Norveç’ten bir farkı olduğunu sanmıyorum diyebilirim. Strömstad isimli bir
şehre uğradık önce, gördüğüm en küçük yerlerden biriydi. Orada bir Türk
restaurantta yemek yedik. Restaurantın adı Alanya idi, sahipleri de
Alanya’lıymış. Çok şaşırmadım.
Şehir içinde yürüdükten sonra tekrar arabaya binip alışverişimizi
yapacağımız AVMye gittik. AVMnin çoğunluğunu Norveçliler oluşturuyordu, zaten
gittiğimiz yer de AVMsi dışında köy kadardı. AVM bu zamana kadar Norveç’te
gördüklerimden baya baya büyüktü, ve hakikaten dedikleri gibi her şey daha
ucuzdu. Tabii ucuz diyince bir Türkiye ucuzluğu düşünmeyin, ama Norveç’te
fiyatlar Avrupa’dan daha pahalı dersek, İsveç, Avrupa ucuzluğundaydı.
Alışverişle geçen bir gündü yani, akşam da eve döndük.
Salı gününü evde tembellik yaparak geçirdim, Çarşamba günü
de Lea bizdeydi. Kurabiye yapıp film falan izledik. Sonra da yemeğe kaldı.
Haftanın en extrem günü perşembeydi. Arkadaşlarımla paskelunsj,
yani paskalya öğlen yemeği yedik. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Amber’ın
evinde gerçekleşti. Toplamda 9 kızdık. Sonrasında da yumurta boyadık
(paskalyanın tek zevkli kısmı bu bence).
Yumurtaları boyamak için tabii ki önce içlerini boşaltmamız
gerekiyordu. Yumurtanın altından ve üstünen birer delik açtık iğne ile. Bir
delikten üfleyince alttakinden patır patır dökülüyor yumurta, akıyla sarısıyla.
Sonra yumurtanın içinden bir çubuk geçirip yumurtayı çubuğa sabitledik,
boyarken kolaylık olsun diye. Sonrasında da sulu boyayla ciddi ciddi boyadık
tam 30 tane yumurta. En son yumurtalar kuruduğunda, içlerinden ip geçirip
evdeki minik ağaca astık. Gerçekten çok keyifli bir gündü.
Paskalya tatilim buraya kadar gayet sakin ve tembel geçti, peki
ya bundan sonraki günler?
Bir sonraki yazımda!
















































