Friday, March 25, 2016

Paskalya

Paskalya tatilinden merhaba!
Blogumu yeni okuyan biri, hiç okula gitmiyor mu bu kız diyebilir… Çünkü tatilden tatile blog yazdığım bir gerçek. Tatiller dışında çok fazla özel bir şey yaşamıyorum çünkü. Tatiller en güzeli, uzak şehirlere gitmeye, yeni yerler görmeye vakit var. E Norveç’te de biraz fazla tatil var. Ben de sık sık yapacak güzel ve yeni şeyler buluyorum.
Açıkçası tatil dışında özel bir şey bulamamın bir diğer sebebi de, Norveç’teki yaşamımın artık kesinlikle sıradan geliyor olması. Artık exchange öğrenci grafiğimin, adaptasyon kısmında bulunduğumdan, biri halimi hatrımı sorduğunda ‘Ne olsun ya aynı’ cevabını veriyorum resmen. Bu durum hem çok hoş, sanki yıllardır burada yaşıyorum gibi hissediyorum çünkü, hem de exchange yılımın sonuna yaklaştığımın habercisi, zaten şu sıralar her şey bana sonu hatırlatıyor.
Neyse, paskalyaya gelelim. Paskalya ile çok bir aşinalığım yoktu önceden. Hatta tek bildiğim, evlerde bahar temizliğinin yapılması ve yumurta boyanmasıydı (Winnie the Pooh anıları bunlar).
Sonra burada öğrendim ki aslında Paskalya’da İsa’nın ölümünün 3. Gün dönümünde ayaklanmasını kutluyorlarmış… İsa’nın 12 kişiyle yediği o son yemekten sonra, yakınlarından biri onu ispiyonlamış, daha sonrasında yakalatmış ve çarmıha gerdirmiş. Çarmıha gerilişinin 3. Günü, annesi Meryem tabutuna ziyarete gitmiş ama tabutta İsa yokmuş. O yüzden kutluyorlarmış. (İlk önce, e İsa öldüyse nesini kutluyoruz, tarzında bir düşünce oluşmuştu da bende.) Koroda falan söylediğimiz paskalya şarkılarını da çevirirsem şöyle olabilir; “Golgata’da bir haç vardı, İsa’yı orada öldü. Bahçede de bir mezar vardı, İsa orada yatıyordu. Ama haç boş, mezar boş. İsa ayağa kalktı ve o yaşıyor…” Farklı inançlar tabii.
Paskalya’da evler temizleniyor  ve süsleniyor. Ana renkler turuncu, sarı; semboller olarak da civcivler diyebilirim. Sarı ve turuncu gibi sıcak renkler güneşi, baharı temsil ediyor; civcivler de İsa’nın uyanışına ithafen doğuşu/yeniden doğuşu simgeliyor. Yemeklere gelince, Noel yemeklerine benziyor biraz. Ribbe ve pinnekjött gibi sadec e Noel’de yenilen, biraz daha özel yemekleri yemesek de, yine, yeniden kuzu eti masadaydı. Haşlanmış sebzeler, patatesler, salata, et sosu. Klasik Norveç.
Yani benim için paskalyanın tek özel yanı, 10 günlük tatil ve gezmeye vakit bulabilmek. Bir de yumurta boyamak.
Önce haftamı genel olarak anlatmakla başlayabilirim, aslında çok fazla bir şey yapmayıp evde tembelce pijamalarımla takılmayı tercih etsem de.
Cumartesi günü host annemin isteği üzerine onunla beraber kiliseye gittim. Evimize çok yakın, modernce bir kilisede, ayda 2 cumartesi sabahı kilisede Down Sendromlu ve zihinsel engelli kişiler aileleri/bakıcıları eşliğinde buluşuyormuş. Hep beraber şarkılar söyleyip, danslar edip, sonrasında da waffle yiyorlarmış. Benim host annem de bu grupla beraber piyano çalıyor, tamamen gönüllü olarak gerçekleşiyor bu olay. Annem orada neler olduğunu bana göstermeyi çok istiyordu. Ben de sabah erkenden uyanıp onunla birlikte kiliseye gittim. Hava da o kadar güzeldi ki, serin ama güneşli, rüzgarsız. Güneşin altında bunaltan bir hava vardı. Sadece gömlek giyip çıkmak yeterli oldu. Böyle hava güneşli olunca, güneş gözlüklerimi takabildiğimde ve monta ihtiyacım olmadığında öyle hoşuma gidiyor ki… O soğuk kış günleri beni baya bir yıpratmış sanırım. Neyse, sonra kilisenin o balo salonu tarzındaki salonunda toplandık herkesle. Herkes, engelliler ve aileler daire şekline geçti. Günün teması paskalyaydı tabii, paskalyayla alakalı şarkılar söyledik. Bulunanların hepsine birer ritm aleti verdiler, hep birlikte ritm tuta tuta, danslarla söyledik şarkıları. O kadar mutlu insanlar ki, kötülüğün K’si bile yok içlerinde, çok saf ve çok masumlar. Sürekli gülüyorlar böyle, yeni biriyle tanışınca çok hoşlarına gidiyor. Ben de baya bir ilgilerini çektim yeni katılan ve özellikle kahve rengi saçlı biri olduğum için. Hepsi farklı yaşlarda, 7’den 70’e bir sürü gülen surat. İçlerinden gençce bir tanesi benimle oturmak istedi. Onunla ilgilendim buluşma boyunca, waffle paylaştık. Hepsi yetişkin insanlar ama çocuk gibilerdi. Onlarla şarkılar söylemek gerçekten çok güzeldi, pozitif enerjiyle doldum resmen, güne güzel başladım.
Sonra annemle eve döndük, misafirimiz vardı. Annem ve babam, ikisi de Östfoldda büyümüş ve tanışmış. Annem universiteye Oslo’da, babamsa  Trondheim’da gitmiş; ama bu süre içerisinde yine sevgililermiş. Sonrasında evlenip Vestfolda yerleşmişler. Bu nedenle neredeyse bütün akrabalar, arkadaşlar Östfoldda yaşıyor ve biz de sık sık Östfoldu ziyaret ediyoruz. Cumartesi günü de Östfolddan misafirimiz vardı. Beraber paskalya yemeği yedik, sohbet muhabbet güzeldi.
Pazar günü de biz Östfolda gittik. Önce babaannede öğlen yemeği yedik, sonra da babamın erkek kardeşinin evine çay/kahve içmeye gittik. Baya ailevi bir hafta sonu geçirdim yani.
Pazartesi günü sabah erkenden uyandık yine, İsveç’e gittik. İsveç’e gittik diyince öyle gezmeye değil, alışveriş yapmaya geçtik sadece. Norveç’ten bir farkı olduğunu sanmıyorum diyebilirim. Strömstad isimli bir şehre uğradık önce, gördüğüm en küçük yerlerden biriydi. Orada bir Türk restaurantta yemek yedik. Restaurantın adı Alanya idi, sahipleri de Alanya’lıymış. Çok şaşırmadım.
Şehir içinde yürüdükten sonra tekrar arabaya binip alışverişimizi yapacağımız AVMye gittik. AVMnin çoğunluğunu Norveçliler oluşturuyordu, zaten gittiğimiz yer de AVMsi dışında köy kadardı. AVM bu zamana kadar Norveç’te gördüklerimden baya baya büyüktü, ve hakikaten dedikleri gibi her şey daha ucuzdu. Tabii ucuz diyince bir Türkiye ucuzluğu düşünmeyin, ama Norveç’te fiyatlar Avrupa’dan daha pahalı dersek, İsveç, Avrupa ucuzluğundaydı.
Alışverişle geçen bir gündü yani, akşam da eve döndük.
Salı gününü evde tembellik yaparak geçirdim, Çarşamba günü de Lea bizdeydi. Kurabiye yapıp film falan izledik. Sonra da yemeğe kaldı.
Haftanın en extrem günü perşembeydi. Arkadaşlarımla paskelunsj, yani paskalya öğlen yemeği yedik. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Amber’ın evinde gerçekleşti. Toplamda 9 kızdık. Sonrasında da yumurta boyadık (paskalyanın tek zevkli kısmı bu bence).
Yumurtaları boyamak için tabii ki önce içlerini boşaltmamız gerekiyordu. Yumurtanın altından ve üstünen birer delik açtık iğne ile. Bir delikten üfleyince alttakinden patır patır dökülüyor yumurta, akıyla sarısıyla. Sonra yumurtanın içinden bir çubuk geçirip yumurtayı çubuğa sabitledik, boyarken kolaylık olsun diye. Sonrasında da sulu boyayla ciddi ciddi boyadık tam 30 tane yumurta. En son yumurtalar kuruduğunda, içlerinden ip geçirip evdeki minik ağaca astık. Gerçekten çok keyifli bir gündü.
Paskalya tatilim buraya kadar gayet sakin ve tembel geçti, peki ya bundan sonraki günler?

Bir sonraki yazımda!






Wednesday, March 23, 2016

Barış?

Bunu dinleyin.
Bundan bahsetmek istemedim, blogumu bu kirli haberlerle doldurmak istemedim. Guzel yilimi anlatan bu internet sayfasinda, teror kelimesi gecsin istemedim.
Ama ben artik cok doldum. Kendi ulkem de dahil, dunyanin bir cok yerinden teror haberleriyle uyanmaktan usandim. Her yeni teror haberinde daha az aci hissetmekten utandim, terorun normallesmesinden utandim,
Facebook'da gun gectikce artan bayrakli profil resimlerinden, birbirlerine bas sagligi dileyenlerden veya exchange ogrenci gruplarina gelen "Aileniz iyi mi?" mesajlarindan biktim. Evim icin endiselenmekten, her gun teroru lanetlemekten, her gun bu dunyaya umutla tutunmaya calismaktan yikildim.
Exchange yilimda kendi ulkemden kac tane bombalama haberi aldim, gercekten bilmiyorum. Ama 2015 ve 2016nin simdiye kadarki kisminda toplam 11 bombalama, 11 teror saldirisi haberi okuduk. Bunlarin cogunlugu iki en buyuk sehrimizde, en kalabalik ve populer bolgelerde, hem Turklere, hem turistlere yonelik gerceklesti. Cok fazla insan oldu, cok kan kaybedildi, cok kisi deger verdigi insanlara veda etti. Cok goz yasi dokuldu, cok fazla anne aglatildi, cok fazla cocuk anasiz babasiz kaldi. Ulkem aci cekti, bense burada elimden geldiginde haberleri okumaya ve takip etmeye calistim. Bense burada "her" patlama sonrasi aileme ve tanidiklarima, ve patlama bolgelerinde ailesi olan arkadaslarima korka korka hal hatir sormak zorunda kaldim. Bense burada endise icinde uyudum. Bense burada "Neyse cok kisi olmemis, neyse cok kalabalik bir saatte patlatmamislar" demeye alistirildim. Ulkem aci cekti, ben burada kahroldum. Ulkeme yayin yasagi geldi, ulkemde kimse bunun sorumlulugunu almadi, kimse istifa etmedi, kimse yas ilan etmedi. Biz, ulkesinden uzak kalan kisiler olarak, cok daha fazla uzulduk.
Ve bugun, belki de ilk kez ciddi sekilde Avrupa'dan sogutan bir gercegi yazmak ve baris cagrisinda bulunmak icin yaziyorum.
Yazimda herhangi bir isim vermeyecegim, ama bu duydugum rahatsizligi kesinlikle dile getirecegim.
Turkiye haricinde aldigimiz teror haberleri Kasim ayinda Pariste basladi. Facebook hemen bir uygulama getirdi, "Profil resmini Fransiz bayragi ile degistir, Fransa'ya destek ol!" diye. Her yer Fransiz bayragi doldu bir anda, Fransiz arkadaslarimiz kahroldular, yemeden icmeden kesildiler, hepsini arayip sorduk, destek olmaya calistik. Dualarimiz Paris'leydi, biz Paris olduk. Terorden bir kez daha usandik, bir kez daha kirildi kalbimiz ve umudumuz.
Ama bundan once 10 Ekim'de Ankara'da canli bomba patlatildigini hatirlatmak isterim.
Sonrasinda aradan biraz zaman gecti, Istanbul Sultanahmette ondan fazla turist olduruldu. Insanlar yaralandi. 19 Subat, 13 Mart, 19 Mart... Turkiyede tekrar tekrar teror esti.
Turkiye'nin ve butun dunyanin icinde bulundugu bu zorlu durumda, Avrupalilar Paris'tekilere aglarken, bildikleri tek Turk olan ben, gormezden gelindim. Her seferinde, kimsenin umrunda olmadim. "Paris'te olanlari duydun mu?" sorulari karsilamisti beni okuldan geldigimde, veya derslerde teroru konusup lanetlemistik. Benim ulkem kimsenin ilgisini cekmedi. Mark Zuckerberg'e tepkiler yagdi, nasil Turk bayragini profil resmine koyma uygulamasi olmazdi? Adam gelen tepkilerden dolayi aciklama yapmak zorunda kaldi ama onun kafasinda yatan sey zaten acikca belliydi: Turkiye icin veya Avrupa disindaki bolgeler icin, teror zaten normaldi ve ayri bir duyar gostermek gereksizdi. Paris icin sayfa sayfa mansetler atilirken benim ulkem yayinlanmadi, madem haberlerde yayinlamiyorlar, ben herkese anlatayim dedim. Onlarca paylasim yaptim, kendi duygularimi anlatan yazilar yazdim, bir de bunu Norvecce yazdim ki daha iyi idrak etsinler, insanlarin gozune sokmaya calistim, kendi kucuk Avrupalari disinda neler oldugunu gorsunler diye. Bir kisi sorsun halimi, bir kisi ne hissediyorsun desin. Bir kisiden "iyi misin?"i alamadim, ulkem hakkinda konusmayi cok gorduler. O yanlarinda durdugum Fransiz arkadaslarimin hic birinden ses cikmadi, bu kadar onemsizdi Turklerin cani.
Dun, 22 Mart, Brussel teror saldirisi. Yine geldi o soru "Brussel'de ne oldugunu duydun mu?". Evet, evet duydum. Duymamak, gormemek mumkun mu. E ama neden bana soruyorsun ki Brussel'de ne olup bittigini duyup duymadigimi? Veya Paris'te? Tabii ki duyuyorum her seyi, muhtesem Norvec sosyal medyasi sagolsun. Muhtesem haber kanallarimiz sagolsun. Bu batida, bati haricindeki yerlere acima gosteren haberler yapilmaz cunku. Batililara Musluman dusmanligi asilamaya calisan bu haber kanallari, terorun Muslumanlari da katlettigini gostermek istemez cunku, Batililarin Muslumanlara sempati duymasini istemez. Normalde 15 dakikayi gecmeyen Norvec haber programlari, bu aksam daha da bir uzundu sanki. Sabahtan aksama kadar Brussel izledik, izlerken herkesin yuzunde aci dolu bir ifade...
Yanlis anlasilma olmasini istemem, Brusseldekilere sevindigimi veya "oh canima degsin" tarzinda yorumlar yaptigimi sanmayin. Beni dunyanin heryerinde ayni sekilde uzer teror. Ben "Belcikali oluyor, Turk oluyor, Suriyeli oluyor" demem, insan oluyor derim. Benim soylemek istedigim, insanlar Brussele uzuldugu icin kizginlik duymamiz gerektigi degil.
Demek istedigim su: Ben insanlarin sadece benim ulkemde yogunlasmasi veya digerlerini gormezden gelmesi taraftari degilim. Ben sadece ulkemi degil, tum teror kurbanlarini ve dunyayi dusunebilen bir insanim ve baskalarinin da bunu yapmasini isterim.
Cunku teror, her yerde terordur, her dilde, her dinde, her renkte ve her "kita"da terordur. Bunun Avrupa'si, Amerika'si, Asya'si, Afrika'si olmaz. Teror terordur. Teror oldurur, teror insani birbirine dusurur. Teror her yerde terordur, teror boyle dusman eder, boyle uzer. Teror insanliga ve dolayisiyla dunya barisina karsidir, ama teroru de insanliktan nasibini alamamislar dogurur. Teror olumdur ve teroru yenebilecek tek sey egitimdir.
Maalesef, kirginim buraya ben. Hem de cok. Icimdeki endise ve korkuyu tek basima yasamak zorunda birakildigim icin, kimsenin umrunda olmadigim icin kirginim ben buranin insanina. Arkadaslarima, ogretmenlerime, tanidiklarima, aileme..  Herkese destek gosterisime ama kimseden destek goremeyisime uzgunum ben. Iyilik yap, denize at derler tabii, karsilik da beklememek gerek. Ama ayni duruma dusen, ayni duygulari yasayan insanlarin birbirine kenetlenmesi gerekmez mi? Her ne kadar dinlere ve irklara, milliyetlere karsi bir insan olsam da, boyle durumlarda insan kendi milliyetine daha da baglaniyor. Cunku goruldugu uzere, Turkler hakkinda uzuntu duyan tek bir kisi yok su koskoca kendini begenmis Avrupada.
E hal boyle olunca, Turkun Turke kenetlenmesi gerek degil mi? Yok olmaz, onlari da bolecegiz illa. Sunni, Alevi, Cerkez, Kurt bilmem ne. Cok mu onemli gercekten? Ayni ulkede yasamiyor musunuz siz, ayni degerler altinda? Baglansaniza birbirinize kardesim, dunyada yeterince zorluk varken bir de ic savas neden?
Yok, ben gercekten yoruldum. Pozitif dusunmeye calisip Pollyannacilik oynamaktan cok yoruldum ben. Artik vazgeciyorum inancimdan. Dunyanin guzellesecegine, barisin gelecegine, terorun bitecegine, herkesin kardesce yasayacagina inanmiyorum. Ayni terorun kurbanlari bile birbirine dusman olurken, teroru bizim bitirebilecegimize inanmiyorum.
Beni 16 yasimda, hayatimin baslangicinda bu dunyadan sogutan, umudumu kaybetmemi, yolda gordugum insanlardan korkmami saglayan "insanlar"a cok tesekkurler. Bunca masum insana, kucucuk cocuklara bu korkuyu yasatan, gencecik canlara olmeyi layik goren bu "insanlik" yoksunu "insan"lara cok tesekkurler. Dunyanin icine eden ve yasanmaz hale getiren bu "insanlara" cok tesekkurler.
Artik teror lanetlenmesin, artik teror dursun.
Dunya benim kalbimi cok kirdi, benim umutlarimi aldi elimden, ben gidip ayda yasayacagim galiba, hadi eyvallah


"You may say I am a dreamer, but I am not the only one. I hope someday you'll join us, and the world be as one"

Wednesday, March 16, 2016

Kutup Işıkları Ayağıma Geldi

Norvec ve Iskandinavya diyince akla ilk gelen seylerden biridir Aurora borealis, yani kutup isiklari.
Gunesten gelen yuklu parcaciklarin, sirasiyla Merkur'den ve Venus'ten, bu gezegenlere etki etmeden gecip, sonrasinda Dunyamiza ulastiginda yeryuzunun manyetik alaniyla cakisip etkilesim olusturan ve tekrar manyetik alan etkisiyle iki kutup bolgesinde yogunlasan dogal isimalardir bu Aurora. Bu nedenle kuzey ulkelerinde gorulur, kuzeye cikildikca daha da siddetlenir isiklar. 
Benim cok uzun suredir bir hayalimdi Aurora isiklarini gormek. 
Aurora'yla ilk kez, cok kucukken izledigim Disney filmi Brother Bear ile tanismistim ben. "Ayi Kardes" filmi, buzul cagindan yeni cikmis dunyadaki 3 kardesin oykusunu anlatir. Kardeslerin en buyugu Sitka bir ayi tarafindan oldurulur. En kucuk kardes Kenai, abisinin intikamini almak amaciyla ayiyi oldurmek ister ve Buyuk Ruhlar bunu yapabilmesi icin Kenai'nin bir ayiya donusmesini sart kosar. Ortanca kardes Denahi ise, ayiya donusen Kenai'yi gorur ve bu ayinin, Sitka'yi olduren ayi oldugunu dusunur ve Kenai'yi oldurmek icin yemin eder. Kardes kardesi avlamaya calisirken, Kenai'nin tekrar insana donusmek icin tek umudu "isiklarin dunyaya dokundugu yer"i bulmaktir. Bu yerin de neresi oldugunu tahmin etmek zor degil.
Aurora'yla tanisikligim bu film sayesinde olmustu, filmde isiklarin arasindan cesitli hayvan figurleri gorunuyordu falan, duygusal bir filmdi aslinda. Kardesligi ele aliyordu cunku. 
Sonrasinda da zaman zaman Aurora'ya rastladim, gerek belgesellerde, gerekse fen derslerinde. Icten ice "bir gun gorecegim bu isiklari" demiyordum degil. 
Bu Aurora dusuncesi kafamda oyle bir yer etmis olacak ki, AFS tercihleri yaparken ilk iki siraya Norvec ve Isvec yazdirdi bana. Iskandinavya zaten cok guzel, bir de Norvec olursa harika olur diye dusunuyordum, kutup isiklarini da gorurum. 
Norvec oldu iste, evimize mektup geldi, Norvec AFSden Ece kabul geldi diye. Ben okuldaydim o sira, annem arayip soylemisti. Ilk tercihim cikmis, Norvec'e gidiyorum. Mutluluktan olmem gerekirdi ama o anki duygusallikla oturup aglamistim aslinda.. Exchange ogrenci olmak daha ilk andan psikolojimi bozmus. 
Bir de host ailemin belli olmasini bekliyordum. Hayaller baslamisti, cok istiyordum boyle en kuzeyde, kucuk bir ciftlik evinde yasamayi. Hayvanlar olsun, inekler, keciler, domuzlar, tavuklar; inek sagmayi ogreneyim diyordum. Bir de cobam kopekleri falan olsundu lutfen. Gecen sene ailemize kattigimiz kedimiz haricinde hayvanlarla hasir nesir olamamistim cunku. Bir de deneyimin en baskasini, en farklisini yasamak istiyordum hazir butun hayatim degismisken. Sehirden uzak bir ciftlikte yasayacaktim, kirmizi tahta ahirimiz icinde hayvanlarimiz olacakti, aksamlari somine karsisinda oturacaktik, gece penceremden kutup isiklarini gorecektim falan. Sonra aile bilgilerim bir geldi, ogrendim ki Norvec'in en guney bolgelerinden birine, en cok gunes alan adasina yerlestirilmisim. Caktirmamaya calisiyorum ama nasil uzgunum aslinda, "beni Guney Norvec'e nasil yollarlar???" "orada kar bile yagmaz!" "kutup isigi da goremem ben simdi :(" icimden bunlar geciyor. Hayal kirikligi yasamadim desem yalan olur. Gerci simdi de ailemden, okulumdan ve yasadigim bolgeden oylesine memnunum ki, iyi ki buradayim diyorum. Zaten kuzeydeki soguklardan, dogru durust tarim yapilacak ciftlik bolgeleri de yok, hayalimin biraz gercek disi oldugunu sonradan ogrendim buradaki cografya derslerinde.
Madem guneyde yasayacagim, o zaman kutup isiklarini gormek icin kuzeye gitmeliydim. Guneyde kutup isiklari olmazdi cunku bana gore. Ama yanilmisim, aslinda burada da oluyormus. Gunlerin sadece 5 saat aydinlik oldugu, -25 dereceli, kar yagan gunlerin gecelerinde (evet bu gunleri guneydeki evimde yasadim, kuzeye gitsem neler yasardim kim bilir), bir kac kez isimalar olmustu. Ama isimalar hep sabaha karsi, gece gec saatlerde oldugundan ve ben genellikle uyudugumdan buradaki isimalari hic gorememistim. Ben de sirf o isiklari gorebilmek ve bir de tabi ki arkadasimi ziyaret edebilmek icin, kis tatilinde Kuzey Norvec'e gitmis, ulkeyi boydan boya gecmistim. Ama ne yazik ki, isimalar olsa bile, gorebilmek icin tamamiyle acik ve bulutsuz bir hava gerektiginden, ve klasik Norvec havasi da bulutlu oldugundan, Norvec'in taaa en kuzeyinde bile gorememistim o isiklari. 
Tatilden dondugumde, sansima kusmus bir vaziyetteydim. Artik Norvec'i sonraki ziyaretimde yine kuzeye giderim diyordum. Hatta, gidecegim yeri bile belirlemistim, Svalbard Adalarina gidecektim Norvec ziyaretimde; o kadar kuzeyde, Norwegian, Greenland ve Barents denizlerinin arasinda, Arctic Okyanusunun hemen asagisindaki bir takimadada kutup isiklarini gorememek imkansizdir dedim. Boyle dusuncelerle kendimi avutuyordum iste, guneyde yasiyorum, hava kotuydu vs. diye iklime suc atiyorum, ama bir yandan nasil uzuluyorum, goremeden gidecegim diye. Zaten Mart ayini yarilamisiz.
Dun sabah uyandim, hava nasil guzel. 13 derece, gunes parliyor, monta ihtiyacim yokmus meger; evden cikinca anladim. Sali gunlerini ayri seviyorum, cunku okul gec basliyor benim icin ve hem uzun uyuyorum, hem guzel kahvalti yapmaya vaktim kaliyor, hem de sandvicimi hazirliyorum rahatca, kahvemi iciyorum falan. Tam bir keyif sabahi yani. Boyle guzel bir sabahtan sonra okula vardim, modum nasil yerinde anlatamam. Hic bir sey olmamis aslinda, ama yine de icim kipir kipir, havadan midir, gunesten mi, uykumu aldigimdan mi bilemem. Ama arkadaslarima da soyluyorum teker teker, bugun ayri bir mutluyum ben diye. Oyle sebepsiz, ayri bir mutluluk vardi ustumde. Guzel bir gun gecirdim yani, sonra eve geldim ve bugunku cografya sinavina calistim. Cok yorulmustum, erkenden uyudum. Boyle bitti gunum. 
Saat gece 1. Odamin kapisi caliniyor, annem uyandiriyor beni. "Ece, kalk, disarida kutup isiklari var sanirim", ve sonra ben daha kalkamadan yukari kosuyor tekrar, benim kendi kendime kalkabilecegimi biliyor cunku Aurora dusuncesiyle. Ben de hemen apar topar yataktan cikiyorum, uyku sersemi bir sekilde yukari cikiyorum. Evdeki yemek odasinda bir duvar boydan boya cam evde. Host annem onun onunde duruyor, cunku isiklari gorebilmek icin kuzey kutbuna dogru bakmak gerekirmis. 
Gozum iyice acildiginda, hakikaten karsimdalardi. Inanamiyordum ve mutluluktan aglayabilirdim. Kesinlikle gercekti onumdeki isiklar. Yesil yesil, bir buyuyup bir kuculen, surekli sekil degistiren, gokyuzunde dans eden isiklar... Dakikalarca izledim camdan, saatin kac oldugu veya ertesi gun okula gidecegim gercegi umrumda degildi. Karsimdalardi iste, bir daha ne zaman gorurum bilemezdim. Bir sure sonra, git gide zayiflasmaya basladi isiklar, belli belirsiz, koyu yesil dalgalar kaldi. Sonra host annemin hala yanimda durdugunu hatirladim ve nasil gordugunu sordum. Evde hafta ici en gec 11de herkes uyur cunku, 1e kadar oturmus olamazdi. Megerse, ben Kuzey Norvecteyken, benim oradaki deneyimimi gozlemek icin telefonuna indirdigi kutup isiklari uygulamasi alarm vermis, gece bildirim gelmis de onun sesine uyanmis. Zaten uyku tutmamisti beni, bir disari bakayim dedim, yesil yesil oradalardi! , dedi. O da bu bolgede ilk kez gorebilmis isiklari. 
Gun boyu icimde olan o iyi his, kutup isiklarinin habercisiymis yani. Isiklar iyice belirsizlestiginde tekrar uyumaya indim, listemdeki insanlarin yarisina mesajlar attim ses kayitlari biraktim, mutlulugumu paylastim. Exchange yilimin main goal'u tamamlandi resmen, isim bitti Norvec'le diyebilirim :P
Bu yazima bir de Aurora fotografi cok yakisirdi, ama inanin isiklari fotograflamak cok zor. Hem cok guclu degillerdi, hem de cam arkasindan izledik. O yuzden isiklari gormeyi hayal gucunuze birakiyorum!
Iste kutup isiklariyla olan hikayem budur. Okudugunuz icin tesekkurler!  

Monday, February 29, 2016

Kuzey Norveç'e Hoşgeldiniz: Sjøvegan, Tromsø, Senja

Bu yazımın sonunda da belirttiğim gibi, 24 Şubat sabahı saat 9'da "birazcık" kuzeye uçuşumuz vardı.
Kış tatilinde olduğumuzdan ve Alya'ya aynı tarihle tatile girdiğimizden, tatilimizi beraber planladık ve hem onun güneyi görebilmesi hem de benim kuzeyi görebilmem için baya yoğun ama gayet hoş bir plan kurmuştuk.
Haritadan bir yerler göstermeye bayılıyorum! 

24'ü sabahı diyordum... Sabah 4'te kalkmak zorunda kaldık, ama neyse ki annem bizi Oslo'daki havaalanına bırakmayı teklif etmişti. Yani havaalanına gitmek için trene binmek zorunda kalmadık ve arabada uyuma imkanımız oldu; ben uyumayıp annemi uyanık tutmayı tercih ettim gerçi.
Uçağımız 9daydı ama biraz erken gelmiştik, valizleri verdikten sonra kahvaltı yapmak için de vaktimiz oldu. Kendimize baget ekmeğinde sandviçler ve kahve satan bir yerden kahvaltımızı aldık. Yanında da siyah, şekersiz, sütsüz Norveç kahvesi. Uçağımıza bineceğimiz kapının önündeki koltuklarda kahvaltı yaptık.
Uçağa bindik ve artık resmen kuzeye gitmek için hazırdım. Hala inanamıyordum gerçi. Norveç'in kuzeyine gitmeyi çok istiyordum ama büyük şehirleri de görmek istiyordum. Yakın çevremden uzaklaşıp ilk göreceğim şehir Tromsö olacaktı yani.
 

Uçak neredeyse boştu, ve biz de asıl yerlerimizi bırakıp istediğimiz koltuğa oturma kararı aldık. Uçağın en arka tarafındaki 3 sıranın cam kenarı koltuklarına arka arkaya oturduk. Uçuş 2 saat kadar sürdü (Türkiye-Norveç arası bile 3,5 saat sürmüştü, düşünün öyle bir kuzeye uçtum yani), heyecandan uyuyamadım bile. Biraz blogumu, biraz günlüğümü yazdım, etrafı izledim. İnişe yakın bizi sayamadığım kadar fiyort, dağlar ve bolca kar karşıladı. Sonunda Bardufoss havaalanına indik. Önceki yazılarımda haritadan işaretleyip gösterdiğim konum havaalanının konumuydu. Bardufoss tek kapısı olan, küçücük bir havaalanıydı. Asker kampına çok yakınmış, askerler evlerine gidip gelirken kolaylık olsun diye inşa etmişler.

Havaalanından bizi Alya'nın host annesi aldı ve evlerine gittik. Araba yolculuğuyla da biraz etrafı izleme imkanımı oldu.
Farkettiğim şeylerden bir tanesi, burada hala çok kar var. Benim yaşadığım yerde uzun süredir kar yağmıyor ve yaklaşık 2 haftadır sıcaklıklar 0'ın üzerinde olduğu için, tekrar kar görmek beni mutlu etti diyebilirim. Güneyde de -20 derece havaları ve 50 cm karları görmüştük tabii. Burada hava soğuk olsa da, hissetmiyoruz. Uçaktan indiğimizde hava -11 falandı, bu sıcaklık Tonsbergde olsa beni dondururdu ama burada çok etkilemedi diyebilirim.
İkinci olarak, gerçekten değişik konuşuyorlar. Norveç'te anadil kabul edilen 2 dil var, ama dil bölgeden bölgeye öyle bir değişiyor ki, diller kesinlikle 2den fazla gibi düşünülebilir diyorlardı ama ben inanmıyordum çok değişik olabileceğine. Burada kelimelerin telaffuz edilişi değişmese de, konuşurken o melodiler, kelimelerin tonlamaları hakikaten çok değişik. Anlaşılmayacak gibi değil tabii ki ama kuzey şivesindeki cümleyi öğrendiğim şivedeki cümleler gibi anında anlayamıyorum ve üstünde biraz kafa yormam gerekiyor. Norveçcenin anadilim olmaması da bunun sebeplerinden biri.
Bir de, kuzeye doğru çıkıldıkça insanlar daha da bir misafirperverleşiyormuş. Her ne kadar nüfus yukarı çıktıkça azalsa da, bazen in the middle of no where şeklinde hissedilse de, yerleşim yerlerinde herkes çok çok kibar ve sevecen bence. Yeni tanıştığım insanların hepsiyle çok rahat hissedebildim.
Neyse, ilk gün Sjövegan isimli şehirde kaldık. Tamamıyla rahatlamak ve dinlenmek üzerine kurulu bir gündü. Perşembe günüyse yine 4-5 sularında kalkmamız gerekti, çünkü Tromsö'ye giden otobüse binecektik. Otobüs saat 6'da Sjövegan'dan kalkıyordu ve saat 9'da Tromsö'deydik. Beklediğimden uzun sürdü ama yol üzerindeki çeşitli fiyortlar, dağlar, göller, nehirleri düşünürsek yol dolambaçlıydı ve haritada yakın görünse de aslında Norveç'in batı ve iç kesimlerinde ulaşım baya karmaşık; batı kıyıları fiyortlarla, iç kesimler ise yüksek dağlarla ünlü.
Yol boyu bir güzel uyuduktan sonra şoförün yakında orada olacağımız anonsuyla uyandım. İlk olarak Tromsö'yü uzaktan gördük. Sonrasında bir köprü belirdi, ve anladım ki Tromsö aslında bir adanın üzerine kuruluymuş... Köprüyü geçmeden hemen önce, az sonra anlatacağım, garip yapılı bir bina gördüm. Köprüyü geçtikten sonra, resmen şehir içindeydik.
Otobüsümüz bizi, Tromsö'deki alışveriş merkezine çok yakın bir yerde indirdi. Hemen tuvaletlere koştuk, 3 saattir yolda oluşumuz ve 4'te kalkışımız güzelliğimizi bozmamalıydı çünkü... Kendimize bir çeki düzen verdik. Karnımız da çok açtı, önce dedik ki bir yemek yiyelim. Jordbaer isimli bir kafe/restorana girdik alışveriş merkezinin içinde. Norveç'te ilk kez kahvaltı yapılabilen bir mekan bulduğuma sevindim. Kahvaltı kültürü olmadığından, öyle kahvaltı tabağıymış, köy kahvaltısıymış falan hiç böyle şeyleri yoktur. Bu restorana da baya umutsuz girmiştim ama menüdeki omletler falan beni baya mutlu etti. Kendime kahveyle bacon omelette söyledim ve kızların da sipariş vermesini beklerken restorandaki en güzel yere oturup kahvemi içmeye başladım.
E manzaramız buydu... O iskeleden bir bota da bindik, sonra anlatacağım.

Bu resme her baktığımda mutlu oluyorum.
Restoranda iyice dinlendikten sonra, artık turistlik yapma zamanıydı. Alya daha önce Tromsö'ye çok kez geldiği için bizi o gezdirecekti. İlk durağımız Nord Norsk Museet, yani North Norwegian Museum idi. Müze, kuzey Norveç'in resmedildiği tablolar ve Norveçli sanatçıların modern sanat eserleri ile doluydu. Yine Munch'ten bazı parçalar, Norveç'in ünlü yerlerinden tablolar, bazı bölgelerin yüzyıllar önceki hallerinin yanında şimdiki hallerinin fotoğrafları... Müze 3 kattan oluşuyor, orta katın her yerinde ve yeşil duvarlı alanlarda fotoğraf çekimi serbestti. Her beğendiğim tabloyu tabii ki çekemesem de, yeşil duvar gördüğümde telefonuma sarılmayı ihmal etmedim. Bu arada giriş ücretsiz.




Müzeyi gezmemiz bittikten sonra, dolaplara kitlediğimiz eşyaları almaya gittik ve tekrar kendimizi Tromsö sokaklarına atmak için hazırlandık. Müzeye veda etmeden önce resepsiyondaki kıza Tromsö'de sadece bir günümüz olduğunu ve bunu iyi değerlendirmek istediğimizi, neler yapabileceğimizi sorduk. Sonradan öğrendiğime göre o garip yapılı bina, Tromsö'nün sembollerinden biri olan Arctic Cathedral'miş, katedrale şehir içi ulaşımı kullanarak nasıl gideceğimizi öğrendik. Aslında yürüyebilirdik ama o köprüyü yürüyerek geçmek zor olabilirdi ve zaten çok vaktimiz yoktu. 
Müze bu, küçük ama tatlı bir yerdi
Müzeden sonra önce bir kaç dakikalığına turist bilgilendirme ofisine uğradık ve sonradan kullanmadığımız bir kaç kitapçık aldım. 
Katedrale ulaşmak için hangi otobüse binmemiz gerektiğini biliyorduk ama otobüs bileti de bulmalıydık. En yakın Narvesen dükkanına gittik. Narvesen nedir diye sorarsanız, sahibini çok merak ettiğim market zinciri diyebilirim. Market zinciri deyince öyle Migros falan düşünmeyin, Narvesen daha çok seyahat edenlere çalışıyor. İçinde aburcuburlar, dergi-gazeteler, ATM, sosisli standı ve içecek standı var. Norveç'in her yerinde, şaka yapmıyorum, her yerinde Narvesen bulabilirsiniz. Nerede bir tren/otobüs istasyonu veya havaalanı, orada Narvesen. Oslo'daki her metro istasyonunda bir Narvesen vardı mesela. Aslında düşününce, Narvesen'i "büfe" olarak da tanımlayabilirdim, ama bende seyahat çağrışımı yapıyor çünkü her seyahatimin bir parçası Narvesen. Oslo S'deki, Tromsödeki, Tonsberg tren istasyonundaki veya her gün okula giderken otobüs  istasyonunda otobüs değiştirdiğimde gördüğüm onca Narvesen... Sanırım yanlışlıkla aramızda gizli bir bağ oluştu. 
Şu tatlılığa bakar mısınız ya
Narvesen'den 2 bip'letmelik otobüs kartı aldık. Çok tutmadı. Sonra otobüs durağında beklemeye başladık Katedrale giden otobüsü. Bu arada Tromsö'de otobüs durakları yola değil, caddeye bakıyor. Otururken sırtınızı yola dönüyorsunuz yani. Rüzgarı kesmek içinmiş ama otobüsü kaçırabilirsiniz durağın içinden çıkıp otobüse dur işareti verene kadar. 
Otobüsle 5 dakikada köprünün karşı tarafına geçtik ve Katedrale ulaştık.
İçine giremedik çünkü açılış saatini bekleyecek vaktimiz yoktu




O köprü otobüsle geçtiğimiz, Tromsö'nün ada üzerindeki şehir merkezini anakaraya bağlayan köprü

Katedralin önünde manzara çok çok güzeldi.. 
Sonra tekrar otobüse bindik ve şehir merkezine geri döndük. Bu sefer şehir içinde yürümeye başladık ve bir nevi keşfe çıktık. 
Tromsö Domkirke
Tromsö meydanı buz heykeller
Tromsö'nün en büyük caddesi
 
Şehir merkezi turundan sonra, tekrar deniz kenarına gittik. Gün sonunda vapura bineceğimiz iskeleyi gördük.
Alanya Egzotik Market isimli marketten bulunan o değerli sakız ve arkada fiyort.. Tromsö'nün en büyük caddesinde, Türkiyeden ve Asya'dan ürün getiren başka bir Türk aile daha. Hemen içeri girdik, sohbete başladık tabii. Türk'ler her yerde diyorum, inanmıyorlar sonra.
Sahilin en ucunda, Polaria isimli bir akvaryum bulunuyor. İçinde su canlıları, balıklar ve fok balıkları mevcut. Anemonlar, karidesler, deniz yıldızları, çeşitli kuzey denizi balıkları, vatozlar, canlılara dokunabileceğiniz "Touch It Pool", hatırlamadığım canlılar ve tatlı fok balıklarının egzersiz havuzu...Panaromik tiyatro salonu ve belgesel salonunun yanında giftshop ve kafesi de var. Öğrenci bileti, herşey dahil 60 kr.



Fok balıklarıyla bir türlü resim çekinememek beni üzdü, çok hareketlilermiş

Ve polaria, Tromsödeki son durağımız oldu. Sonrasında o kahvaltı yaptığımı restorandan görülen iskeleye gidip Finsness vapuruna bindik. Yine uzun bir yolculuktan sonra, Finsness'te bizi Alya'nın host anneannesi karşıladı. Arabaya binip anneannenin Senja adasındaki evine gittik. Senja, Norveç'in 2. en büyük adası. Yaklaşık 1,600 kilometre karelik adada yaklasik 8.000 kisi yasiyor. Cok fazla yapilacak bir sey yoktu, evler seyreklesti git gide, cok fazla insan da gormedik. Alya'nin host anneannesinin evi gorup gorebilecegim en koselig yerlerden biriydi bence. Ne oldugunu bilmiyorum ama resmen huzur akiyordu evde. Ev 100 kusur yasinda, bu anneannenin butun ailesi orada buyumus. O babasindan almis evi, babasi dedesinden... Simdi yalniz yasasa da bu evde 10 cocukla yasanan gunler de olmus. Gercekten kucuk gorunuyor ev aslinda ama, her yerden baska bir oda cikiyor diyebilirim. Cok keyifli bir yerdi. "Vi koste oss", kendimizi eglendirdik koselig'lestirdik yani Senja adasinda.
Adada iyice dinlendik, kis tatilinin, yaptigimiz gunu birlik gezi turlarinin stresini iyice attik. Son gun yine Sjøvegan'a geldik cunku havaalanina en yakin ve bizim uyuyabilecegimiz en yakin sehir orasi. Son gunumuzde Sjøvegan'i gorduk biraz. 
Eve donmek icin once havaalanina giden otobuse, ucaga, Oslo havaalanindan Tønsberg'e giden trene ve Tønsberg tren istasyonundan Nøtterøy'e giden otobuse binmem gerekti ama yine de ogleden once eve ulasabildim. Bu tatili ve Norvec'te bu zamana kadar gittigim en uzak noktalari asla unutmayacagim. :')

#200

Daha öncesinde 100. Gün konulu bir yazı yazmıştım, düşündüm de bu yüz gün dönümlerinde böyle uzun uzun, biraz daha özenerek yazmalıyım.
Evet, bugün 200. Günüm Norveç’te. Norveç masalının çoğu gitti, azı kaldı. Bazen anlayamıyorum nasıl geçtiğini, nasıl böyle hızlı oldu, nasıl gelişti bütün bu olaylar? Bazen de diyorum ki, vay be, 200 koca gün, dile kolay. Bazen düşünüyorum, yeter artık eve döneyim, çok oldu bu Norveç artık. Bazense kalbimde bir sızı oluyor burayı bırakmak zorunda kalacağım o günü hayal ettiğimde. İşte böyle bir şey değişim öğrencisi olmak, bir dediği diğerini tutmaz insanın, ne düşüneceği, ne hissedeceği ise hiç belli olmaz. Bir öyledir, bir böyle. Histeriğiz biz biraz, bazen aşırı güleriz, hemen sonra aşırı ağlarız mesela. En ufak şey mutsuz edebilir, bazense kendi ülkemizde olsak önemsemeyeceğimiz detaylar günümüzü neşelendirir, yüzümüzde güller açtırır.
Böyleyiz biz, dengesiz, ne yapacağı belli olmayan, bazen kendi kendine, sebebini bilmeden gözleri doluveren, bazen sinirleri bozulup kendi kendine kahkaha atan, geceleri düşüncelerle boğuşan, her hissi aynı anda yaşayan, içinde fırtınalar kopan ama sakin olmaya çalışan, psikolojisi yerle bir insanlarız. Şimdi ‘psikolojisi bozuk’ deyince hemen kötü algılamamak gerek. Garip görünsek de bazen, biz aslında o kadar mutluyuz ki halimizden. Host ülkelerimizde yaşadığımız iyi kötü her olay, anı, düşünce ve his, her iniş-çıkışımız ve gel-gitimiz bizim için çok değerli aslında. Çünkü bunlar, bir daha yaşayamayacağımız şeyler, sadece host ülkemize özel ve geri döndüğümüzde de burada kalacak, Türkiye’ye asla getiremeyeceğimiz şeyler, bunlar güzel şeyler.
200 gün, dile kolay vallahi. Nasıl geçti nasıl bitti anlayamıyor insan, ama sonra düşünüyor, “200 mü? Yarım yıldan fazla, tam yıla uzak?” Şimdi 100 küsür günümüz kaldı ya bir de, hani ne yapsak bilemiyoruz. 100 gün, çok mu, az mı? Neler yapılır ve yapılmaz? Neye, ne kadar vaktimiz var? “100 gün… çokmuş be!” ve “100 gün mü? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer o yahu!”
Benim 200 günüm nasıl geçti diye sorarsanız, inanın ben de bilmiyorum iyi miydi kötü müydü. HAHAHAHAHAHA Şaka yaptım, tabii ki müthişti o 200 gün.  Zorluğuyla, kolaylığıyla, stresiyle, rahatlatıcı etkisiyle, diliyle, kültürüyle, diniyle, okuluyla, insanlarıyla, düzeniyle ve nadiren gerçekleşen düzensizliğiyle, havasıyla, suyuyla, karıyla, güneşiyle, doğasıyla, iyisiyle ve kötüsüyle, her şeyiyle çok etkiledi beni Norveç, çok. Kendi ayaklarım üzerinde durabilmeyi öyle bir öğretti ki, hatta şok etkisiyle biraz. Kendimi her konuda geliştirebilmeyi, bir şehrin en hızlı nasıl öğrenileceğini, bir dilin nasıl ilerletileceğini, nasıl düzenli bir hayata sahip olunacağını gösterdi bana Norveç. Hayata başka bir açıdan bakmamı, başka insanların ve bu insanların oluşturduğu kültürün penceresinden dünyayı görmemi sağladı. Ufkumu genişletti, öncesinde olduğumdan daha da hoşgörülü oldum. Farklılıkları daha çok sevmemi, kötünün içindeki iyilik ve güzellikleri görmemi, yepyeni insanlar tanımayı ve bu insanları oldukları gibi sevebilmemi sağladı. Büyük-küçük her şeyde, samimi söylüyorum, her şeyde ufak ufak kendimi geliştirebilmeyi ve ileriki hayatımda kendi başıma yetebilmeyi öğretti bana bu ülke. En basitinden, daha öncesinde hiç tam anlamıyla bir yemek yapmamış, anneme ufak yardımlar haricinde, hiçbir zaman bir masa donatamamış ben, burada adeta aşçıya dönüştüm. (Aileme kuru-pilav-cacık üçlüsünü tanıttım, daha ne olsun.) Veya sorumluluk almayı, iş bölümünü ve iş bölümündeki her bir kişinin nasıl önemli olduğunu, bir evin nasıl her bir aile üyesi tarafından geçindirildiğini ve bu evi evirip çeviren tek kişinin anne-baba olmadığını öğrendim. Hayatı öğrendim kısacası.
Ama tabii ki, 200 günümün hepsi günlük güneşlik geçmedi. Modumun en düşük olduğu, vazgeçmeye en yakın olduğum, ağlamama ramak kaldığı, ‘yeter artık’ dediğim, bıktım gibi hissettiğim anlar çok oldu. İnsanım sonuçta, mükemmel değilim.Neyse ki zorlukların güzelliğini ve öğreticiliğini de öğrendim burada, her seferinde kendimi frenleyebildim bu yüzden. Yalnız da hissettim, ülkemi de özledim, ailemi de arkadaşlarımı da özledim (doğruyu söylemek gerekirse Türkiye’ye dair en çok özlediğim şey yemekler, özür dilerim Çetinoğlu ailesi <3), kendimi buraya ait hissedemediğim de çok oldu. Ama hep, bir şekilde üstesinden geldim bu zamana kadar. Zordu gerçekten, çok zordu; ama deneyimlenebilecek en tatlı zorluktu belki de. Zorluklarına kadar özleyeceğim ben burayı.
Öyle bir yazıyorum ki, sanki ömrümün son demleri, Norveç bitince ölecekmişim gibi. Bir açıdan bakarsak bir nevi öyle değil mi? Burada başka bir hayatım, başka bir dilim ve başka bir kültürüm var. Burada başka bir Ece var. Her gün biraz daha değişen bir Ece. Burada bir hayat kurdum kendime, Türkiye’dekinden çok çok farklı ve Türkiye’deki kimsenin bilmediği. Belki de bu yüzden Türkiye’den ziyaret falan istemiyorum, iki dünyam çakışır falan. Norveç hayatım bittiğinde zaten Türkiye hayatımın aynısını geri alacağım; içindeki tek farklı şey sadece ben olacağım. Aslında düşünürsek, gelmek, gitmekten daha zormuş. Norveç’e uçarken havaalanında ağlamamam, ama burayı bırakacağım gün 4 ay sonra da olsa yine de düşününce gözlerimin dolması bunun kanıtı bence. Bitince bitecek çünkü, aynı hayata geri dönüş yok. Beni üzen ve sanki Norveç’teki Ece yavaş yavaş ölüyormuş gibi hissettiren şey de bu zaten. Bir daha hiç bir şeyin aynı olmayacağını bilme hissi. Havaalanında veda ederken, bunun “Sonra görüşürüz” vedası değil, “Elveda..” vedası olacak olması.. İçim daraldı yine.
200. gün hüzünlü yani biraz, içler buruk. İlk geldiğim zamanlarda “6 gündür bu odada uyuyorum, 2 haftadır okula gidiyorum” tarzında saymalar yapan ben, şimdi saymayı ne zaman bıraktığımı bile bilmeyen ben’e dönüşmüş. Alışmak mı, normal hayata dönmek mi veya artık eski kadar “evden uzak” hissedememek  mi bilmiyorum, ama tek bildiğim bu dönüşün, bazı alışkanlıkları ve güzellikleri sadece 11 aylığına değil, sonsuza kadar bırakacak olmak anlamına geldiği, ve bu durumun son zamanlarda beni derinden üzdüğü.


Thursday, February 25, 2016

Bir Oslo Turu Daha

Oslo, Oslo, Oslo… Bayılıyorum bu şehre.
Evet, pazartesi günü Oslo’daydık, Alya’nın bizde kaldığı günler içinde Oslo’ya gitmeye en uygun olan gün pazartesiydi çünkü hafta sonları yapacak çok bir şey olmuyor ve haftanın diğer günlerinde de okula gidiyordum.
Yani tek bir günümüz vardı ve bu bir gün içinde Oslo’nun en bilindik yerlerini gezmeliydik. Sabah 6 sularında uyandık ve 8.30’da evden çıktık. 9’daki trene bindik ve 10.20de Oslo Central Station’daydık. İstasyonun adı kısaca Oslo S, konumuna bayılıyorum; sahile 10 dakika yürüme mesafesinde, Oslo City alışveriş merkezine ve bütün büyük konserlerin olduğu Oslo Spektrum’e birkaç dakika uzaklıkta, tam şehir merkezi yani. Herkesin geldiğinde görmesi gereken, Oslo’nun sembolleri diyebileceğimiz yerler listesinde Opera House, Karl Johan Caddesi, Kraliyet Sarayı ve Vigeland Heykel Parkı var. İşin kötü yanı ise bu yerlerin birbirlerinden farklı konumlarda bulunmaları. Oslo S’i başlangıç noktamız sayarsak, Operaya gitmek için başka yöne, Karl Johans’a gitmek için başka yöne yürümek gerekiyor. Ama aslında Oslo düşündüğümüz kadar büyük değil ve ulaşım gayet kolay.
Önce Oslo S’de bir diğer Türk arkadaşımız Doğa ve Taylandlı Yong ile buluştuk. İstasyondan çıkıp Opera Binasına, dolayısıyla sahile yürüdük. Opera Binasında görülecek pek bir şey yok aslında, ama şehrin sembollerinden biri ve tepesine çıktığımızda fiyort manzarası müthiş. Hava biraz serince olduğundan içeri de girdik. İçeride tiyatro salonları haricinde, deniz manzaralı bir restoran ve içinde çok çeşitli hediyelik eşyalar bulunan bir gift shop var. Ben Opera binasına daha önce gelmiştim ama hediyelik eşya dükkanını görmemiştim. Oradan kendime kart postal, magnet ve üzerinde Oslo manzaraları bulunan oyun kartları aldım. Sonra binanın tepesine çıkıp Oslo’ya bir de uzaktan baktık.


Opera binası içi

bu binaları Norveçlilerin çoğu sevmiyor, şehrin doğal yapısını bozduklarını düşünüyorlarmış ki bence çok haklılar







İkinci durağımız Munch Müzesiydi. Edvard Munch, herkesin bildiği üzere, ünlü Scream tablosunun Norveçli ressamı. Scream tablosu Munch Müzesinde değil, National Gallery’de bulunuyor gerçi. Ama pazartesi olsa dahi bazı müzeler kapalı olabiliyor, biz de National Gallery’ye giremedik. (National Gallery’yi anlattığım ve Scream’in fotoğrafının bulunduğu başka bir yazım daha var, okuyabilirsiniz.) Neyse, illa galeri gezeceksek, yine Munch olsun dedik. Munch Müzesine gitmek için biraz şehir merkezinin dışına çıkmamız gerekiyordu ve metroya bindik. Daha önce Oslo’ya iki kez gelmiştim ama her seferinde ailemleydim, dolayısıyla ulaşıma kafa yormak gibi bir problemim olmamıştı. Ama bu sefer sadece 5 kızdık, ana cadde olan Karl Johans’dan ve Oslo S’den birazcık uzaklaşmamız gerekiyordu. Önce, kendimize 24 saatlik bir ulaşım kartı aldık. Bu kartla Oslo’daki vapurlar dahil her türlü ulaşım aracını sınırsız kullanabiliyorduk, yetişkinler için 90, çocuklar için 45 kron tutuyordu bu kart. Munch müzesine giderken doğru metroyu bulmamıza Yong yardım etti. Metroda anladık ki aslında karta bile ihtiyacımız yokmuş, kimse kontrol etmiyor çünkü. Kartı bir makineye tutup bip’letiyorsun ama açılır kapısı vesairesi yok, o bip sesini duymadan da geçip gidilebilir yani. Ama biz yine de, çocuk sayılmasak da ve kontrol edilmese de çocuk kartından aldık kendimize. Herhangi bir kontrol durumunda en azından kartsız değildik ama turist rolü yapıp “Yaa bilmiyorduk adult card almamız gerektiğini, çok özür dileriiiz” tarzında bir açıklama yapabilirdik. Turistlere baya hoşgörülü davranıyorlar çünkü. Neyse, biz Exchange öğrenci olduğumuz için polisle falan ne kadar az münasebete girersek o kadar iyi bizim için, ama siz Oslo’ya gelirseniz metroya falan para ödemeyin lütfen. Gelelim müzeye, Munch müzesi, tabii ki Munc h’un bir çok eserini içeriyordu, Madonna ve The Kiss tabloları oradaydı mesela. Munch eserleri yanında, ünlü bir Norveçli fotoğrafçının fotoğrafları sergileniyordu. National Gallery’de olduğu gibi, içeri girer girmez takım elbiseli güvenlikler ve çalışanlar karşılıyor. Öğrenci bileti 60 kron bu arada. Çanta ve montları dolaplara bırakmanız gerekiyor ve yanınızda asla fotoğraf çekmeye yarayan bir cihaz bulunduramazsınız. National Gallery’deki kadar elit bir ortam olmasa da, (insan içeri girdiğinde 1950’larda bir maskeli balo salonuna girmiş gibi oluyor, öyle bir dekorasyon ve ciddiyet) yine de iyi korunan bir müzeydi. Montları çantaları kilitledik dolaplara, yine başka bir güvenlik kapısı, sanki havaalanına giriyoruz, XRay cihazlar falan. Sonunda müzenin içindeyiz. Her şey çok düzenli, sırayla odadan odaya giriyor ve her odada farklı tarzlarda fotoğraflar ve tablolar görüyoruz. Müzenin binası O harfi şeklinde, yani bir noktadan odaları görmeye başlıyoruz ve aynı noktada bitiriyoruz. Tabi ki burada da bir kafe ve hediyelik eşya dükkanı var. Kafede oturmaya vakit yoktu ama hediyelikçiye girmeden duramadık, buradan da kart postal, magnet, rozet vesaire… Saymayayım ben ya neler aldığımı… Neyse, sonra müzeden çıktık, tekrar metro istasyonuna doğru yürüyoruz.  Zaten Oslo’da yaşayan Yong bizden biraz erken ayrılmıştı ve dolayısıyla şehir merkezine kendi başımıza dönmemiz gerekiyordu. Ama metro sandığım kadar karmaşık değildi, şimdi açıklama girişiminde bulunmayacağım ama o daha önceki müzelerden bedava olduğu için teker teker topladığım turist kitapçıkları hakikaten işe yarıyor burada. Artık Norveç’in düzeninden mi yoksa metro gerçekten kolay mı bilemiyorum.
İçini çekemediysek dışı olsun bari dedik...
Sonraki durak, Karl Johan caddesi ve onun ucundaki Kraliyet sarayı. Müzeden sonra metroyla tekrar şehir merkezine yani Oslo S’in yakınlarına geldik. Oslo S’den dışarı çıktığımızda bir taraf Karl Johan (Oslo’daki en büyük ve ünlü cadde), diğer taraf opera. Karl Johan caddesinin sonunda da saray yer alıyor. Cadde boyunca yürürken, bir çok ünlü bina ve mekanı görebiliyorsunuz. Ayrıca büyük ve pahalı markalar da mevcut.
Oslo Katedrali (Oslo Domkirke)

National Theater

Karl Johans Gate'nin birazcığı ve ucunda saray görünüyor

Parlamento Binası 

Doğa ve ben <3

Grand Hotel, celebrity'lerin Oslo'ya geldiklerinde konakladığı yer. Michael Jackson burada uyumuş... Oslo'nun en pahalı ve lüks oteliymiş. Karl Johans Gate'de bulunuyor

Oslo Universitesinin bir parçası veya hukuk fakültesi de olabilir emin değilim
Yavaş yavaş Karl Johan’ı da geçtikten sonra kraliyet sarayına ulaştık. Alya, Katie, Doğa ve ben, tabii ki bol bol fotoğraflar ve videolar çekinerek, Karl Johan’ın her yerinden bir anı edinerek yürürken ve saray yokuşunu tırmanırken, birden biri “Eceeeeee” şeklinde bağırdı. Ses tanıdıktı, Region 2’nin Brezilyalısı Julio bağırıyor sandım, ama bunu diğerlerine söylediğimde gaipten sesler duyduğumu ve bunun mümkün olmadığını söylediler… Biz yürümeye devam ettik ve Sarayın önündeki heykelin oralarda bilin bakalım kimle karşılaştık? Bir ton AFSli Exchange öğrenci – Julio dahil – . Region 2’den Julio, Emma, Nina, Tom; Region 5 yani en kuzeyde yaşayan AFSlilerden Pedro ve Alessandro da Julio’nun evinde kalıyormuş Oslo taraflarını görmek için. Planlanmamış bu AFS buluşması hakikaten çok hoştu. Sonra dedik ki bu insanlarla takılalım biraz. Karnımız da aç ama 10 kişi yemek yemeye gitmek zor olurdu; zaten sabah kalktığımızda, öğlen yemeğine para vermeyelim diye “matpakke” hazırlamıştık kendimize, ünlü Vigeland Heykel Parkı’nda (Exchange öğrenciler arasında “naked statue park” diye geçiyor) yemeyi planlıyorduk. Diğerlerine söyledik ve onlar da aynı şeyi planladıklarını söylediler. Biz de sandviçlerimizi parkta yemek üzere yola çıktık.

Ve ilk exchange grubu! Katie, Nina, Doğa, Tom, ben, Alya, Pedro, Julio, Alessandro sarayın önünde.
Vigeland Parkı, 7/24 ve 4 mevsim açık olan tek yer, üstelik giriş bedava. Kontrol edeni bile yok aslında, içine girip istediğimiz her şeyi yapabilirdik yani. Piknik, çimenlerde uzanma güneşlenme tarzında diyorum; Türkiye’de olsa bu park mangalcılara kurban gidebilirdi bence… Saraydan Vigeland Parkı’na gitmek için o eskimiş mavi tramvaya binmeliydik. Biz 4 kız hariç kimsenin şehir içi ulaşım kartı yoktu; bize de aldığımız için salak olduğumuzu söylediler… Çünkü tramvayda da kartı bipletip bipletmediğimizi kontrol eden yok. Neyse, biz doğru tramvaya bindik; bir süre sonra nedense diğerleri, yanlış tramvayda olduğumuzu düşünmeye başladılar. Ben de hemen çıkardım turist ulaşım rehberini, diyorum doğru yerdeyiz, bu durağı geçtik, sonraki durak bu… Yok, inanmadılar önce, az daha tramvayı terk edeceklerdi. Ama biz doğru tramvaydık ve bundan adım kadar emindim; tramvay parkın kapısının önünde durdu. Bu parka ben daha önce gelmiştim zaten, sonra yine bir fotoğraf seremonisi ve kısa bir yürüyüş.
Parkın giriş kapısı

Arkadaki dikili taş ve çevresindeki heykeller ünlü olanlar aslında ama ben bu kısmı da seviyorum; heykeller bir olup bir şeyler taşıyorlar.


Sonrasında tekrar şehir merkezine geldik ve bir sonraki durağımız Aker Brygge’ydi. Bunun hakkında anlatılacak çok şey yok sanırım, gemilerin falan durduğu, güzel manzaralı bir liman. Limanın sağında Akershus alışveriş merkezi ve solunda, birazcık yokuş yürüyünce Akers Sarayı var. Ama saraya giremedik çünkü kapalıydı.

Limanda diğer Exchange öğrencilerden ayrıldık ve yine 4’ümüzdük, ama bu sefer de Akershus alışveriş merkezinde Auxanne’i bulduk. Limanın bulunduğu caddeden karşıya geçince çok büyük bir gift shop vardı (gift shoplara girince çıkamıyorum) ve biraz içine bakalım dedik. Sonunda kendime çok güzel bir sweatshirt aldım. Çok uzun zamandır üzerinde Norveç bayraklı veya yazılı bir kıyafet arıyordum üst olarak. Öncesinde gittiğim müzelerde ya çok kalitesizdi ya da aşırı kaliteli ve pahalıydı.
Aker Brygge, turistik amaçlı gittiğimiz son yer oldu; akşam üstü biz yine Karl Johan’da mağaza gezerken, 2 AFSli bizi mağazalardan birinde buldular. Aylin ve Karen, Region 4’te (Trondheim ve çevresi, orta Norveç diyebilirim) yaşayan Meksikalı arkadaşlarımız. Sonra baktık 7 kız olduk, güzel bir kafe bulup oturalım. Ama saat 7’ye geliyordu ve bu Norveçlilere göre gayet geç bir saat; 7-8den sonra açık bir yer bulmayı geçtim, sokakta insan görmek bile zor ve bu Oslo için de geçerli. Ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra, akşam 9da kapanan bir cafe bulduk; Espresso House. İki saate yakın orada oturduk; klasik kızsal konuşmalar: Host aileler, kardeşler, anadillerimiz ve ülkelerimiz, Norveçliler, eve geri gönderilen veya geri gitmek isteyen Exchange öğrenciler vesaire… 21.39’daki trene binecektik ve kafe kapanana kadar hep beraber oturduk. Sonra Oslo S’e geri yürüdük ve başka bölgede yaşayan arkadaşlarımıza belki de uzunca bir süreliğine veda ettik.
Trende uyumamız kaçınılmazdı, sabahtan akşama kadar doğru dürüst oturmayıp yemeği bile parkta yemiştik. Akşam yemeği için gittiğimiz müthiş hamburgerci ve kafe haricinde tüm gün yürümekle geçmişti ve artık hiç bir şey yapamaz haldeydik. Çok güzel yerler görmüştük, Alya görmesi gereken ana yerleri ziyaret edebilmişti ve biz hariç 10 exchange öğrenciyle karşılaşmıştık. Kesinlikle çok renkli bir gündü.
Yorgunluk temalı bir fotoğraf... Katie, Alya, Ben, Doğa, Aylin, Karen ve Auxanne, "Vi koser oss med kaffe"
Gece 11’e doğru Tonsbergde, 15-20 dakika sonra da evdeydik ve uzunca bir süre uyanmamayı umarak uyuduk.
İyi ki gelmiş! <3