Friday, March 25, 2016

Paskalya

Paskalya tatilinden merhaba!
Blogumu yeni okuyan biri, hiç okula gitmiyor mu bu kız diyebilir… Çünkü tatilden tatile blog yazdığım bir gerçek. Tatiller dışında çok fazla özel bir şey yaşamıyorum çünkü. Tatiller en güzeli, uzak şehirlere gitmeye, yeni yerler görmeye vakit var. E Norveç’te de biraz fazla tatil var. Ben de sık sık yapacak güzel ve yeni şeyler buluyorum.
Açıkçası tatil dışında özel bir şey bulamamın bir diğer sebebi de, Norveç’teki yaşamımın artık kesinlikle sıradan geliyor olması. Artık exchange öğrenci grafiğimin, adaptasyon kısmında bulunduğumdan, biri halimi hatrımı sorduğunda ‘Ne olsun ya aynı’ cevabını veriyorum resmen. Bu durum hem çok hoş, sanki yıllardır burada yaşıyorum gibi hissediyorum çünkü, hem de exchange yılımın sonuna yaklaştığımın habercisi, zaten şu sıralar her şey bana sonu hatırlatıyor.
Neyse, paskalyaya gelelim. Paskalya ile çok bir aşinalığım yoktu önceden. Hatta tek bildiğim, evlerde bahar temizliğinin yapılması ve yumurta boyanmasıydı (Winnie the Pooh anıları bunlar).
Sonra burada öğrendim ki aslında Paskalya’da İsa’nın ölümünün 3. Gün dönümünde ayaklanmasını kutluyorlarmış… İsa’nın 12 kişiyle yediği o son yemekten sonra, yakınlarından biri onu ispiyonlamış, daha sonrasında yakalatmış ve çarmıha gerdirmiş. Çarmıha gerilişinin 3. Günü, annesi Meryem tabutuna ziyarete gitmiş ama tabutta İsa yokmuş. O yüzden kutluyorlarmış. (İlk önce, e İsa öldüyse nesini kutluyoruz, tarzında bir düşünce oluşmuştu da bende.) Koroda falan söylediğimiz paskalya şarkılarını da çevirirsem şöyle olabilir; “Golgata’da bir haç vardı, İsa’yı orada öldü. Bahçede de bir mezar vardı, İsa orada yatıyordu. Ama haç boş, mezar boş. İsa ayağa kalktı ve o yaşıyor…” Farklı inançlar tabii.
Paskalya’da evler temizleniyor  ve süsleniyor. Ana renkler turuncu, sarı; semboller olarak da civcivler diyebilirim. Sarı ve turuncu gibi sıcak renkler güneşi, baharı temsil ediyor; civcivler de İsa’nın uyanışına ithafen doğuşu/yeniden doğuşu simgeliyor. Yemeklere gelince, Noel yemeklerine benziyor biraz. Ribbe ve pinnekjött gibi sadec e Noel’de yenilen, biraz daha özel yemekleri yemesek de, yine, yeniden kuzu eti masadaydı. Haşlanmış sebzeler, patatesler, salata, et sosu. Klasik Norveç.
Yani benim için paskalyanın tek özel yanı, 10 günlük tatil ve gezmeye vakit bulabilmek. Bir de yumurta boyamak.
Önce haftamı genel olarak anlatmakla başlayabilirim, aslında çok fazla bir şey yapmayıp evde tembelce pijamalarımla takılmayı tercih etsem de.
Cumartesi günü host annemin isteği üzerine onunla beraber kiliseye gittim. Evimize çok yakın, modernce bir kilisede, ayda 2 cumartesi sabahı kilisede Down Sendromlu ve zihinsel engelli kişiler aileleri/bakıcıları eşliğinde buluşuyormuş. Hep beraber şarkılar söyleyip, danslar edip, sonrasında da waffle yiyorlarmış. Benim host annem de bu grupla beraber piyano çalıyor, tamamen gönüllü olarak gerçekleşiyor bu olay. Annem orada neler olduğunu bana göstermeyi çok istiyordu. Ben de sabah erkenden uyanıp onunla birlikte kiliseye gittim. Hava da o kadar güzeldi ki, serin ama güneşli, rüzgarsız. Güneşin altında bunaltan bir hava vardı. Sadece gömlek giyip çıkmak yeterli oldu. Böyle hava güneşli olunca, güneş gözlüklerimi takabildiğimde ve monta ihtiyacım olmadığında öyle hoşuma gidiyor ki… O soğuk kış günleri beni baya bir yıpratmış sanırım. Neyse, sonra kilisenin o balo salonu tarzındaki salonunda toplandık herkesle. Herkes, engelliler ve aileler daire şekline geçti. Günün teması paskalyaydı tabii, paskalyayla alakalı şarkılar söyledik. Bulunanların hepsine birer ritm aleti verdiler, hep birlikte ritm tuta tuta, danslarla söyledik şarkıları. O kadar mutlu insanlar ki, kötülüğün K’si bile yok içlerinde, çok saf ve çok masumlar. Sürekli gülüyorlar böyle, yeni biriyle tanışınca çok hoşlarına gidiyor. Ben de baya bir ilgilerini çektim yeni katılan ve özellikle kahve rengi saçlı biri olduğum için. Hepsi farklı yaşlarda, 7’den 70’e bir sürü gülen surat. İçlerinden gençce bir tanesi benimle oturmak istedi. Onunla ilgilendim buluşma boyunca, waffle paylaştık. Hepsi yetişkin insanlar ama çocuk gibilerdi. Onlarla şarkılar söylemek gerçekten çok güzeldi, pozitif enerjiyle doldum resmen, güne güzel başladım.
Sonra annemle eve döndük, misafirimiz vardı. Annem ve babam, ikisi de Östfoldda büyümüş ve tanışmış. Annem universiteye Oslo’da, babamsa  Trondheim’da gitmiş; ama bu süre içerisinde yine sevgililermiş. Sonrasında evlenip Vestfolda yerleşmişler. Bu nedenle neredeyse bütün akrabalar, arkadaşlar Östfoldda yaşıyor ve biz de sık sık Östfoldu ziyaret ediyoruz. Cumartesi günü de Östfolddan misafirimiz vardı. Beraber paskalya yemeği yedik, sohbet muhabbet güzeldi.
Pazar günü de biz Östfolda gittik. Önce babaannede öğlen yemeği yedik, sonra da babamın erkek kardeşinin evine çay/kahve içmeye gittik. Baya ailevi bir hafta sonu geçirdim yani.
Pazartesi günü sabah erkenden uyandık yine, İsveç’e gittik. İsveç’e gittik diyince öyle gezmeye değil, alışveriş yapmaya geçtik sadece. Norveç’ten bir farkı olduğunu sanmıyorum diyebilirim. Strömstad isimli bir şehre uğradık önce, gördüğüm en küçük yerlerden biriydi. Orada bir Türk restaurantta yemek yedik. Restaurantın adı Alanya idi, sahipleri de Alanya’lıymış. Çok şaşırmadım.
Şehir içinde yürüdükten sonra tekrar arabaya binip alışverişimizi yapacağımız AVMye gittik. AVMnin çoğunluğunu Norveçliler oluşturuyordu, zaten gittiğimiz yer de AVMsi dışında köy kadardı. AVM bu zamana kadar Norveç’te gördüklerimden baya baya büyüktü, ve hakikaten dedikleri gibi her şey daha ucuzdu. Tabii ucuz diyince bir Türkiye ucuzluğu düşünmeyin, ama Norveç’te fiyatlar Avrupa’dan daha pahalı dersek, İsveç, Avrupa ucuzluğundaydı.
Alışverişle geçen bir gündü yani, akşam da eve döndük.
Salı gününü evde tembellik yaparak geçirdim, Çarşamba günü de Lea bizdeydi. Kurabiye yapıp film falan izledik. Sonra da yemeğe kaldı.
Haftanın en extrem günü perşembeydi. Arkadaşlarımla paskelunsj, yani paskalya öğlen yemeği yedik. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Amber’ın evinde gerçekleşti. Toplamda 9 kızdık. Sonrasında da yumurta boyadık (paskalyanın tek zevkli kısmı bu bence).
Yumurtaları boyamak için tabii ki önce içlerini boşaltmamız gerekiyordu. Yumurtanın altından ve üstünen birer delik açtık iğne ile. Bir delikten üfleyince alttakinden patır patır dökülüyor yumurta, akıyla sarısıyla. Sonra yumurtanın içinden bir çubuk geçirip yumurtayı çubuğa sabitledik, boyarken kolaylık olsun diye. Sonrasında da sulu boyayla ciddi ciddi boyadık tam 30 tane yumurta. En son yumurtalar kuruduğunda, içlerinden ip geçirip evdeki minik ağaca astık. Gerçekten çok keyifli bir gündü.
Paskalya tatilim buraya kadar gayet sakin ve tembel geçti, peki ya bundan sonraki günler?

Bir sonraki yazımda!






Wednesday, March 23, 2016

Barış?

Bunu dinleyin.
Bundan bahsetmek istemedim, blogumu bu kirli haberlerle doldurmak istemedim. Guzel yilimi anlatan bu internet sayfasinda, teror kelimesi gecsin istemedim.
Ama ben artik cok doldum. Kendi ulkem de dahil, dunyanin bir cok yerinden teror haberleriyle uyanmaktan usandim. Her yeni teror haberinde daha az aci hissetmekten utandim, terorun normallesmesinden utandim,
Facebook'da gun gectikce artan bayrakli profil resimlerinden, birbirlerine bas sagligi dileyenlerden veya exchange ogrenci gruplarina gelen "Aileniz iyi mi?" mesajlarindan biktim. Evim icin endiselenmekten, her gun teroru lanetlemekten, her gun bu dunyaya umutla tutunmaya calismaktan yikildim.
Exchange yilimda kendi ulkemden kac tane bombalama haberi aldim, gercekten bilmiyorum. Ama 2015 ve 2016nin simdiye kadarki kisminda toplam 11 bombalama, 11 teror saldirisi haberi okuduk. Bunlarin cogunlugu iki en buyuk sehrimizde, en kalabalik ve populer bolgelerde, hem Turklere, hem turistlere yonelik gerceklesti. Cok fazla insan oldu, cok kan kaybedildi, cok kisi deger verdigi insanlara veda etti. Cok goz yasi dokuldu, cok fazla anne aglatildi, cok fazla cocuk anasiz babasiz kaldi. Ulkem aci cekti, bense burada elimden geldiginde haberleri okumaya ve takip etmeye calistim. Bense burada "her" patlama sonrasi aileme ve tanidiklarima, ve patlama bolgelerinde ailesi olan arkadaslarima korka korka hal hatir sormak zorunda kaldim. Bense burada endise icinde uyudum. Bense burada "Neyse cok kisi olmemis, neyse cok kalabalik bir saatte patlatmamislar" demeye alistirildim. Ulkem aci cekti, ben burada kahroldum. Ulkeme yayin yasagi geldi, ulkemde kimse bunun sorumlulugunu almadi, kimse istifa etmedi, kimse yas ilan etmedi. Biz, ulkesinden uzak kalan kisiler olarak, cok daha fazla uzulduk.
Ve bugun, belki de ilk kez ciddi sekilde Avrupa'dan sogutan bir gercegi yazmak ve baris cagrisinda bulunmak icin yaziyorum.
Yazimda herhangi bir isim vermeyecegim, ama bu duydugum rahatsizligi kesinlikle dile getirecegim.
Turkiye haricinde aldigimiz teror haberleri Kasim ayinda Pariste basladi. Facebook hemen bir uygulama getirdi, "Profil resmini Fransiz bayragi ile degistir, Fransa'ya destek ol!" diye. Her yer Fransiz bayragi doldu bir anda, Fransiz arkadaslarimiz kahroldular, yemeden icmeden kesildiler, hepsini arayip sorduk, destek olmaya calistik. Dualarimiz Paris'leydi, biz Paris olduk. Terorden bir kez daha usandik, bir kez daha kirildi kalbimiz ve umudumuz.
Ama bundan once 10 Ekim'de Ankara'da canli bomba patlatildigini hatirlatmak isterim.
Sonrasinda aradan biraz zaman gecti, Istanbul Sultanahmette ondan fazla turist olduruldu. Insanlar yaralandi. 19 Subat, 13 Mart, 19 Mart... Turkiyede tekrar tekrar teror esti.
Turkiye'nin ve butun dunyanin icinde bulundugu bu zorlu durumda, Avrupalilar Paris'tekilere aglarken, bildikleri tek Turk olan ben, gormezden gelindim. Her seferinde, kimsenin umrunda olmadim. "Paris'te olanlari duydun mu?" sorulari karsilamisti beni okuldan geldigimde, veya derslerde teroru konusup lanetlemistik. Benim ulkem kimsenin ilgisini cekmedi. Mark Zuckerberg'e tepkiler yagdi, nasil Turk bayragini profil resmine koyma uygulamasi olmazdi? Adam gelen tepkilerden dolayi aciklama yapmak zorunda kaldi ama onun kafasinda yatan sey zaten acikca belliydi: Turkiye icin veya Avrupa disindaki bolgeler icin, teror zaten normaldi ve ayri bir duyar gostermek gereksizdi. Paris icin sayfa sayfa mansetler atilirken benim ulkem yayinlanmadi, madem haberlerde yayinlamiyorlar, ben herkese anlatayim dedim. Onlarca paylasim yaptim, kendi duygularimi anlatan yazilar yazdim, bir de bunu Norvecce yazdim ki daha iyi idrak etsinler, insanlarin gozune sokmaya calistim, kendi kucuk Avrupalari disinda neler oldugunu gorsunler diye. Bir kisi sorsun halimi, bir kisi ne hissediyorsun desin. Bir kisiden "iyi misin?"i alamadim, ulkem hakkinda konusmayi cok gorduler. O yanlarinda durdugum Fransiz arkadaslarimin hic birinden ses cikmadi, bu kadar onemsizdi Turklerin cani.
Dun, 22 Mart, Brussel teror saldirisi. Yine geldi o soru "Brussel'de ne oldugunu duydun mu?". Evet, evet duydum. Duymamak, gormemek mumkun mu. E ama neden bana soruyorsun ki Brussel'de ne olup bittigini duyup duymadigimi? Veya Paris'te? Tabii ki duyuyorum her seyi, muhtesem Norvec sosyal medyasi sagolsun. Muhtesem haber kanallarimiz sagolsun. Bu batida, bati haricindeki yerlere acima gosteren haberler yapilmaz cunku. Batililara Musluman dusmanligi asilamaya calisan bu haber kanallari, terorun Muslumanlari da katlettigini gostermek istemez cunku, Batililarin Muslumanlara sempati duymasini istemez. Normalde 15 dakikayi gecmeyen Norvec haber programlari, bu aksam daha da bir uzundu sanki. Sabahtan aksama kadar Brussel izledik, izlerken herkesin yuzunde aci dolu bir ifade...
Yanlis anlasilma olmasini istemem, Brusseldekilere sevindigimi veya "oh canima degsin" tarzinda yorumlar yaptigimi sanmayin. Beni dunyanin heryerinde ayni sekilde uzer teror. Ben "Belcikali oluyor, Turk oluyor, Suriyeli oluyor" demem, insan oluyor derim. Benim soylemek istedigim, insanlar Brussele uzuldugu icin kizginlik duymamiz gerektigi degil.
Demek istedigim su: Ben insanlarin sadece benim ulkemde yogunlasmasi veya digerlerini gormezden gelmesi taraftari degilim. Ben sadece ulkemi degil, tum teror kurbanlarini ve dunyayi dusunebilen bir insanim ve baskalarinin da bunu yapmasini isterim.
Cunku teror, her yerde terordur, her dilde, her dinde, her renkte ve her "kita"da terordur. Bunun Avrupa'si, Amerika'si, Asya'si, Afrika'si olmaz. Teror terordur. Teror oldurur, teror insani birbirine dusurur. Teror her yerde terordur, teror boyle dusman eder, boyle uzer. Teror insanliga ve dolayisiyla dunya barisina karsidir, ama teroru de insanliktan nasibini alamamislar dogurur. Teror olumdur ve teroru yenebilecek tek sey egitimdir.
Maalesef, kirginim buraya ben. Hem de cok. Icimdeki endise ve korkuyu tek basima yasamak zorunda birakildigim icin, kimsenin umrunda olmadigim icin kirginim ben buranin insanina. Arkadaslarima, ogretmenlerime, tanidiklarima, aileme..  Herkese destek gosterisime ama kimseden destek goremeyisime uzgunum ben. Iyilik yap, denize at derler tabii, karsilik da beklememek gerek. Ama ayni duruma dusen, ayni duygulari yasayan insanlarin birbirine kenetlenmesi gerekmez mi? Her ne kadar dinlere ve irklara, milliyetlere karsi bir insan olsam da, boyle durumlarda insan kendi milliyetine daha da baglaniyor. Cunku goruldugu uzere, Turkler hakkinda uzuntu duyan tek bir kisi yok su koskoca kendini begenmis Avrupada.
E hal boyle olunca, Turkun Turke kenetlenmesi gerek degil mi? Yok olmaz, onlari da bolecegiz illa. Sunni, Alevi, Cerkez, Kurt bilmem ne. Cok mu onemli gercekten? Ayni ulkede yasamiyor musunuz siz, ayni degerler altinda? Baglansaniza birbirinize kardesim, dunyada yeterince zorluk varken bir de ic savas neden?
Yok, ben gercekten yoruldum. Pozitif dusunmeye calisip Pollyannacilik oynamaktan cok yoruldum ben. Artik vazgeciyorum inancimdan. Dunyanin guzellesecegine, barisin gelecegine, terorun bitecegine, herkesin kardesce yasayacagina inanmiyorum. Ayni terorun kurbanlari bile birbirine dusman olurken, teroru bizim bitirebilecegimize inanmiyorum.
Beni 16 yasimda, hayatimin baslangicinda bu dunyadan sogutan, umudumu kaybetmemi, yolda gordugum insanlardan korkmami saglayan "insanlar"a cok tesekkurler. Bunca masum insana, kucucuk cocuklara bu korkuyu yasatan, gencecik canlara olmeyi layik goren bu "insanlik" yoksunu "insan"lara cok tesekkurler. Dunyanin icine eden ve yasanmaz hale getiren bu "insanlara" cok tesekkurler.
Artik teror lanetlenmesin, artik teror dursun.
Dunya benim kalbimi cok kirdi, benim umutlarimi aldi elimden, ben gidip ayda yasayacagim galiba, hadi eyvallah


"You may say I am a dreamer, but I am not the only one. I hope someday you'll join us, and the world be as one"

Wednesday, March 16, 2016

Kutup Işıkları Ayağıma Geldi

Norvec ve Iskandinavya diyince akla ilk gelen seylerden biridir Aurora borealis, yani kutup isiklari.
Gunesten gelen yuklu parcaciklarin, sirasiyla Merkur'den ve Venus'ten, bu gezegenlere etki etmeden gecip, sonrasinda Dunyamiza ulastiginda yeryuzunun manyetik alaniyla cakisip etkilesim olusturan ve tekrar manyetik alan etkisiyle iki kutup bolgesinde yogunlasan dogal isimalardir bu Aurora. Bu nedenle kuzey ulkelerinde gorulur, kuzeye cikildikca daha da siddetlenir isiklar. 
Benim cok uzun suredir bir hayalimdi Aurora isiklarini gormek. 
Aurora'yla ilk kez, cok kucukken izledigim Disney filmi Brother Bear ile tanismistim ben. "Ayi Kardes" filmi, buzul cagindan yeni cikmis dunyadaki 3 kardesin oykusunu anlatir. Kardeslerin en buyugu Sitka bir ayi tarafindan oldurulur. En kucuk kardes Kenai, abisinin intikamini almak amaciyla ayiyi oldurmek ister ve Buyuk Ruhlar bunu yapabilmesi icin Kenai'nin bir ayiya donusmesini sart kosar. Ortanca kardes Denahi ise, ayiya donusen Kenai'yi gorur ve bu ayinin, Sitka'yi olduren ayi oldugunu dusunur ve Kenai'yi oldurmek icin yemin eder. Kardes kardesi avlamaya calisirken, Kenai'nin tekrar insana donusmek icin tek umudu "isiklarin dunyaya dokundugu yer"i bulmaktir. Bu yerin de neresi oldugunu tahmin etmek zor degil.
Aurora'yla tanisikligim bu film sayesinde olmustu, filmde isiklarin arasindan cesitli hayvan figurleri gorunuyordu falan, duygusal bir filmdi aslinda. Kardesligi ele aliyordu cunku. 
Sonrasinda da zaman zaman Aurora'ya rastladim, gerek belgesellerde, gerekse fen derslerinde. Icten ice "bir gun gorecegim bu isiklari" demiyordum degil. 
Bu Aurora dusuncesi kafamda oyle bir yer etmis olacak ki, AFS tercihleri yaparken ilk iki siraya Norvec ve Isvec yazdirdi bana. Iskandinavya zaten cok guzel, bir de Norvec olursa harika olur diye dusunuyordum, kutup isiklarini da gorurum. 
Norvec oldu iste, evimize mektup geldi, Norvec AFSden Ece kabul geldi diye. Ben okuldaydim o sira, annem arayip soylemisti. Ilk tercihim cikmis, Norvec'e gidiyorum. Mutluluktan olmem gerekirdi ama o anki duygusallikla oturup aglamistim aslinda.. Exchange ogrenci olmak daha ilk andan psikolojimi bozmus. 
Bir de host ailemin belli olmasini bekliyordum. Hayaller baslamisti, cok istiyordum boyle en kuzeyde, kucuk bir ciftlik evinde yasamayi. Hayvanlar olsun, inekler, keciler, domuzlar, tavuklar; inek sagmayi ogreneyim diyordum. Bir de cobam kopekleri falan olsundu lutfen. Gecen sene ailemize kattigimiz kedimiz haricinde hayvanlarla hasir nesir olamamistim cunku. Bir de deneyimin en baskasini, en farklisini yasamak istiyordum hazir butun hayatim degismisken. Sehirden uzak bir ciftlikte yasayacaktim, kirmizi tahta ahirimiz icinde hayvanlarimiz olacakti, aksamlari somine karsisinda oturacaktik, gece penceremden kutup isiklarini gorecektim falan. Sonra aile bilgilerim bir geldi, ogrendim ki Norvec'in en guney bolgelerinden birine, en cok gunes alan adasina yerlestirilmisim. Caktirmamaya calisiyorum ama nasil uzgunum aslinda, "beni Guney Norvec'e nasil yollarlar???" "orada kar bile yagmaz!" "kutup isigi da goremem ben simdi :(" icimden bunlar geciyor. Hayal kirikligi yasamadim desem yalan olur. Gerci simdi de ailemden, okulumdan ve yasadigim bolgeden oylesine memnunum ki, iyi ki buradayim diyorum. Zaten kuzeydeki soguklardan, dogru durust tarim yapilacak ciftlik bolgeleri de yok, hayalimin biraz gercek disi oldugunu sonradan ogrendim buradaki cografya derslerinde.
Madem guneyde yasayacagim, o zaman kutup isiklarini gormek icin kuzeye gitmeliydim. Guneyde kutup isiklari olmazdi cunku bana gore. Ama yanilmisim, aslinda burada da oluyormus. Gunlerin sadece 5 saat aydinlik oldugu, -25 dereceli, kar yagan gunlerin gecelerinde (evet bu gunleri guneydeki evimde yasadim, kuzeye gitsem neler yasardim kim bilir), bir kac kez isimalar olmustu. Ama isimalar hep sabaha karsi, gece gec saatlerde oldugundan ve ben genellikle uyudugumdan buradaki isimalari hic gorememistim. Ben de sirf o isiklari gorebilmek ve bir de tabi ki arkadasimi ziyaret edebilmek icin, kis tatilinde Kuzey Norvec'e gitmis, ulkeyi boydan boya gecmistim. Ama ne yazik ki, isimalar olsa bile, gorebilmek icin tamamiyle acik ve bulutsuz bir hava gerektiginden, ve klasik Norvec havasi da bulutlu oldugundan, Norvec'in taaa en kuzeyinde bile gorememistim o isiklari. 
Tatilden dondugumde, sansima kusmus bir vaziyetteydim. Artik Norvec'i sonraki ziyaretimde yine kuzeye giderim diyordum. Hatta, gidecegim yeri bile belirlemistim, Svalbard Adalarina gidecektim Norvec ziyaretimde; o kadar kuzeyde, Norwegian, Greenland ve Barents denizlerinin arasinda, Arctic Okyanusunun hemen asagisindaki bir takimadada kutup isiklarini gorememek imkansizdir dedim. Boyle dusuncelerle kendimi avutuyordum iste, guneyde yasiyorum, hava kotuydu vs. diye iklime suc atiyorum, ama bir yandan nasil uzuluyorum, goremeden gidecegim diye. Zaten Mart ayini yarilamisiz.
Dun sabah uyandim, hava nasil guzel. 13 derece, gunes parliyor, monta ihtiyacim yokmus meger; evden cikinca anladim. Sali gunlerini ayri seviyorum, cunku okul gec basliyor benim icin ve hem uzun uyuyorum, hem guzel kahvalti yapmaya vaktim kaliyor, hem de sandvicimi hazirliyorum rahatca, kahvemi iciyorum falan. Tam bir keyif sabahi yani. Boyle guzel bir sabahtan sonra okula vardim, modum nasil yerinde anlatamam. Hic bir sey olmamis aslinda, ama yine de icim kipir kipir, havadan midir, gunesten mi, uykumu aldigimdan mi bilemem. Ama arkadaslarima da soyluyorum teker teker, bugun ayri bir mutluyum ben diye. Oyle sebepsiz, ayri bir mutluluk vardi ustumde. Guzel bir gun gecirdim yani, sonra eve geldim ve bugunku cografya sinavina calistim. Cok yorulmustum, erkenden uyudum. Boyle bitti gunum. 
Saat gece 1. Odamin kapisi caliniyor, annem uyandiriyor beni. "Ece, kalk, disarida kutup isiklari var sanirim", ve sonra ben daha kalkamadan yukari kosuyor tekrar, benim kendi kendime kalkabilecegimi biliyor cunku Aurora dusuncesiyle. Ben de hemen apar topar yataktan cikiyorum, uyku sersemi bir sekilde yukari cikiyorum. Evdeki yemek odasinda bir duvar boydan boya cam evde. Host annem onun onunde duruyor, cunku isiklari gorebilmek icin kuzey kutbuna dogru bakmak gerekirmis. 
Gozum iyice acildiginda, hakikaten karsimdalardi. Inanamiyordum ve mutluluktan aglayabilirdim. Kesinlikle gercekti onumdeki isiklar. Yesil yesil, bir buyuyup bir kuculen, surekli sekil degistiren, gokyuzunde dans eden isiklar... Dakikalarca izledim camdan, saatin kac oldugu veya ertesi gun okula gidecegim gercegi umrumda degildi. Karsimdalardi iste, bir daha ne zaman gorurum bilemezdim. Bir sure sonra, git gide zayiflasmaya basladi isiklar, belli belirsiz, koyu yesil dalgalar kaldi. Sonra host annemin hala yanimda durdugunu hatirladim ve nasil gordugunu sordum. Evde hafta ici en gec 11de herkes uyur cunku, 1e kadar oturmus olamazdi. Megerse, ben Kuzey Norvecteyken, benim oradaki deneyimimi gozlemek icin telefonuna indirdigi kutup isiklari uygulamasi alarm vermis, gece bildirim gelmis de onun sesine uyanmis. Zaten uyku tutmamisti beni, bir disari bakayim dedim, yesil yesil oradalardi! , dedi. O da bu bolgede ilk kez gorebilmis isiklari. 
Gun boyu icimde olan o iyi his, kutup isiklarinin habercisiymis yani. Isiklar iyice belirsizlestiginde tekrar uyumaya indim, listemdeki insanlarin yarisina mesajlar attim ses kayitlari biraktim, mutlulugumu paylastim. Exchange yilimin main goal'u tamamlandi resmen, isim bitti Norvec'le diyebilirim :P
Bu yazima bir de Aurora fotografi cok yakisirdi, ama inanin isiklari fotograflamak cok zor. Hem cok guclu degillerdi, hem de cam arkasindan izledik. O yuzden isiklari gormeyi hayal gucunuze birakiyorum!
Iste kutup isiklariyla olan hikayem budur. Okudugunuz icin tesekkurler!