Friday, March 25, 2016

Paskalya

Paskalya tatilinden merhaba!
Blogumu yeni okuyan biri, hiç okula gitmiyor mu bu kız diyebilir… Çünkü tatilden tatile blog yazdığım bir gerçek. Tatiller dışında çok fazla özel bir şey yaşamıyorum çünkü. Tatiller en güzeli, uzak şehirlere gitmeye, yeni yerler görmeye vakit var. E Norveç’te de biraz fazla tatil var. Ben de sık sık yapacak güzel ve yeni şeyler buluyorum.
Açıkçası tatil dışında özel bir şey bulamamın bir diğer sebebi de, Norveç’teki yaşamımın artık kesinlikle sıradan geliyor olması. Artık exchange öğrenci grafiğimin, adaptasyon kısmında bulunduğumdan, biri halimi hatrımı sorduğunda ‘Ne olsun ya aynı’ cevabını veriyorum resmen. Bu durum hem çok hoş, sanki yıllardır burada yaşıyorum gibi hissediyorum çünkü, hem de exchange yılımın sonuna yaklaştığımın habercisi, zaten şu sıralar her şey bana sonu hatırlatıyor.
Neyse, paskalyaya gelelim. Paskalya ile çok bir aşinalığım yoktu önceden. Hatta tek bildiğim, evlerde bahar temizliğinin yapılması ve yumurta boyanmasıydı (Winnie the Pooh anıları bunlar).
Sonra burada öğrendim ki aslında Paskalya’da İsa’nın ölümünün 3. Gün dönümünde ayaklanmasını kutluyorlarmış… İsa’nın 12 kişiyle yediği o son yemekten sonra, yakınlarından biri onu ispiyonlamış, daha sonrasında yakalatmış ve çarmıha gerdirmiş. Çarmıha gerilişinin 3. Günü, annesi Meryem tabutuna ziyarete gitmiş ama tabutta İsa yokmuş. O yüzden kutluyorlarmış. (İlk önce, e İsa öldüyse nesini kutluyoruz, tarzında bir düşünce oluşmuştu da bende.) Koroda falan söylediğimiz paskalya şarkılarını da çevirirsem şöyle olabilir; “Golgata’da bir haç vardı, İsa’yı orada öldü. Bahçede de bir mezar vardı, İsa orada yatıyordu. Ama haç boş, mezar boş. İsa ayağa kalktı ve o yaşıyor…” Farklı inançlar tabii.
Paskalya’da evler temizleniyor  ve süsleniyor. Ana renkler turuncu, sarı; semboller olarak da civcivler diyebilirim. Sarı ve turuncu gibi sıcak renkler güneşi, baharı temsil ediyor; civcivler de İsa’nın uyanışına ithafen doğuşu/yeniden doğuşu simgeliyor. Yemeklere gelince, Noel yemeklerine benziyor biraz. Ribbe ve pinnekjött gibi sadec e Noel’de yenilen, biraz daha özel yemekleri yemesek de, yine, yeniden kuzu eti masadaydı. Haşlanmış sebzeler, patatesler, salata, et sosu. Klasik Norveç.
Yani benim için paskalyanın tek özel yanı, 10 günlük tatil ve gezmeye vakit bulabilmek. Bir de yumurta boyamak.
Önce haftamı genel olarak anlatmakla başlayabilirim, aslında çok fazla bir şey yapmayıp evde tembelce pijamalarımla takılmayı tercih etsem de.
Cumartesi günü host annemin isteği üzerine onunla beraber kiliseye gittim. Evimize çok yakın, modernce bir kilisede, ayda 2 cumartesi sabahı kilisede Down Sendromlu ve zihinsel engelli kişiler aileleri/bakıcıları eşliğinde buluşuyormuş. Hep beraber şarkılar söyleyip, danslar edip, sonrasında da waffle yiyorlarmış. Benim host annem de bu grupla beraber piyano çalıyor, tamamen gönüllü olarak gerçekleşiyor bu olay. Annem orada neler olduğunu bana göstermeyi çok istiyordu. Ben de sabah erkenden uyanıp onunla birlikte kiliseye gittim. Hava da o kadar güzeldi ki, serin ama güneşli, rüzgarsız. Güneşin altında bunaltan bir hava vardı. Sadece gömlek giyip çıkmak yeterli oldu. Böyle hava güneşli olunca, güneş gözlüklerimi takabildiğimde ve monta ihtiyacım olmadığında öyle hoşuma gidiyor ki… O soğuk kış günleri beni baya bir yıpratmış sanırım. Neyse, sonra kilisenin o balo salonu tarzındaki salonunda toplandık herkesle. Herkes, engelliler ve aileler daire şekline geçti. Günün teması paskalyaydı tabii, paskalyayla alakalı şarkılar söyledik. Bulunanların hepsine birer ritm aleti verdiler, hep birlikte ritm tuta tuta, danslarla söyledik şarkıları. O kadar mutlu insanlar ki, kötülüğün K’si bile yok içlerinde, çok saf ve çok masumlar. Sürekli gülüyorlar böyle, yeni biriyle tanışınca çok hoşlarına gidiyor. Ben de baya bir ilgilerini çektim yeni katılan ve özellikle kahve rengi saçlı biri olduğum için. Hepsi farklı yaşlarda, 7’den 70’e bir sürü gülen surat. İçlerinden gençce bir tanesi benimle oturmak istedi. Onunla ilgilendim buluşma boyunca, waffle paylaştık. Hepsi yetişkin insanlar ama çocuk gibilerdi. Onlarla şarkılar söylemek gerçekten çok güzeldi, pozitif enerjiyle doldum resmen, güne güzel başladım.
Sonra annemle eve döndük, misafirimiz vardı. Annem ve babam, ikisi de Östfoldda büyümüş ve tanışmış. Annem universiteye Oslo’da, babamsa  Trondheim’da gitmiş; ama bu süre içerisinde yine sevgililermiş. Sonrasında evlenip Vestfolda yerleşmişler. Bu nedenle neredeyse bütün akrabalar, arkadaşlar Östfoldda yaşıyor ve biz de sık sık Östfoldu ziyaret ediyoruz. Cumartesi günü de Östfolddan misafirimiz vardı. Beraber paskalya yemeği yedik, sohbet muhabbet güzeldi.
Pazar günü de biz Östfolda gittik. Önce babaannede öğlen yemeği yedik, sonra da babamın erkek kardeşinin evine çay/kahve içmeye gittik. Baya ailevi bir hafta sonu geçirdim yani.
Pazartesi günü sabah erkenden uyandık yine, İsveç’e gittik. İsveç’e gittik diyince öyle gezmeye değil, alışveriş yapmaya geçtik sadece. Norveç’ten bir farkı olduğunu sanmıyorum diyebilirim. Strömstad isimli bir şehre uğradık önce, gördüğüm en küçük yerlerden biriydi. Orada bir Türk restaurantta yemek yedik. Restaurantın adı Alanya idi, sahipleri de Alanya’lıymış. Çok şaşırmadım.
Şehir içinde yürüdükten sonra tekrar arabaya binip alışverişimizi yapacağımız AVMye gittik. AVMnin çoğunluğunu Norveçliler oluşturuyordu, zaten gittiğimiz yer de AVMsi dışında köy kadardı. AVM bu zamana kadar Norveç’te gördüklerimden baya baya büyüktü, ve hakikaten dedikleri gibi her şey daha ucuzdu. Tabii ucuz diyince bir Türkiye ucuzluğu düşünmeyin, ama Norveç’te fiyatlar Avrupa’dan daha pahalı dersek, İsveç, Avrupa ucuzluğundaydı.
Alışverişle geçen bir gündü yani, akşam da eve döndük.
Salı gününü evde tembellik yaparak geçirdim, Çarşamba günü de Lea bizdeydi. Kurabiye yapıp film falan izledik. Sonra da yemeğe kaldı.
Haftanın en extrem günü perşembeydi. Arkadaşlarımla paskelunsj, yani paskalya öğlen yemeği yedik. Yakın arkadaşlarımdan biri olan Amber’ın evinde gerçekleşti. Toplamda 9 kızdık. Sonrasında da yumurta boyadık (paskalyanın tek zevkli kısmı bu bence).
Yumurtaları boyamak için tabii ki önce içlerini boşaltmamız gerekiyordu. Yumurtanın altından ve üstünen birer delik açtık iğne ile. Bir delikten üfleyince alttakinden patır patır dökülüyor yumurta, akıyla sarısıyla. Sonra yumurtanın içinden bir çubuk geçirip yumurtayı çubuğa sabitledik, boyarken kolaylık olsun diye. Sonrasında da sulu boyayla ciddi ciddi boyadık tam 30 tane yumurta. En son yumurtalar kuruduğunda, içlerinden ip geçirip evdeki minik ağaca astık. Gerçekten çok keyifli bir gündü.
Paskalya tatilim buraya kadar gayet sakin ve tembel geçti, peki ya bundan sonraki günler?

Bir sonraki yazımda!






No comments:

Post a Comment