Monday, February 29, 2016

Kuzey Norveç'e Hoşgeldiniz: Sjøvegan, Tromsø, Senja

Bu yazımın sonunda da belirttiğim gibi, 24 Şubat sabahı saat 9'da "birazcık" kuzeye uçuşumuz vardı.
Kış tatilinde olduğumuzdan ve Alya'ya aynı tarihle tatile girdiğimizden, tatilimizi beraber planladık ve hem onun güneyi görebilmesi hem de benim kuzeyi görebilmem için baya yoğun ama gayet hoş bir plan kurmuştuk.
Haritadan bir yerler göstermeye bayılıyorum! 

24'ü sabahı diyordum... Sabah 4'te kalkmak zorunda kaldık, ama neyse ki annem bizi Oslo'daki havaalanına bırakmayı teklif etmişti. Yani havaalanına gitmek için trene binmek zorunda kalmadık ve arabada uyuma imkanımız oldu; ben uyumayıp annemi uyanık tutmayı tercih ettim gerçi.
Uçağımız 9daydı ama biraz erken gelmiştik, valizleri verdikten sonra kahvaltı yapmak için de vaktimiz oldu. Kendimize baget ekmeğinde sandviçler ve kahve satan bir yerden kahvaltımızı aldık. Yanında da siyah, şekersiz, sütsüz Norveç kahvesi. Uçağımıza bineceğimiz kapının önündeki koltuklarda kahvaltı yaptık.
Uçağa bindik ve artık resmen kuzeye gitmek için hazırdım. Hala inanamıyordum gerçi. Norveç'in kuzeyine gitmeyi çok istiyordum ama büyük şehirleri de görmek istiyordum. Yakın çevremden uzaklaşıp ilk göreceğim şehir Tromsö olacaktı yani.
 

Uçak neredeyse boştu, ve biz de asıl yerlerimizi bırakıp istediğimiz koltuğa oturma kararı aldık. Uçağın en arka tarafındaki 3 sıranın cam kenarı koltuklarına arka arkaya oturduk. Uçuş 2 saat kadar sürdü (Türkiye-Norveç arası bile 3,5 saat sürmüştü, düşünün öyle bir kuzeye uçtum yani), heyecandan uyuyamadım bile. Biraz blogumu, biraz günlüğümü yazdım, etrafı izledim. İnişe yakın bizi sayamadığım kadar fiyort, dağlar ve bolca kar karşıladı. Sonunda Bardufoss havaalanına indik. Önceki yazılarımda haritadan işaretleyip gösterdiğim konum havaalanının konumuydu. Bardufoss tek kapısı olan, küçücük bir havaalanıydı. Asker kampına çok yakınmış, askerler evlerine gidip gelirken kolaylık olsun diye inşa etmişler.

Havaalanından bizi Alya'nın host annesi aldı ve evlerine gittik. Araba yolculuğuyla da biraz etrafı izleme imkanımı oldu.
Farkettiğim şeylerden bir tanesi, burada hala çok kar var. Benim yaşadığım yerde uzun süredir kar yağmıyor ve yaklaşık 2 haftadır sıcaklıklar 0'ın üzerinde olduğu için, tekrar kar görmek beni mutlu etti diyebilirim. Güneyde de -20 derece havaları ve 50 cm karları görmüştük tabii. Burada hava soğuk olsa da, hissetmiyoruz. Uçaktan indiğimizde hava -11 falandı, bu sıcaklık Tonsbergde olsa beni dondururdu ama burada çok etkilemedi diyebilirim.
İkinci olarak, gerçekten değişik konuşuyorlar. Norveç'te anadil kabul edilen 2 dil var, ama dil bölgeden bölgeye öyle bir değişiyor ki, diller kesinlikle 2den fazla gibi düşünülebilir diyorlardı ama ben inanmıyordum çok değişik olabileceğine. Burada kelimelerin telaffuz edilişi değişmese de, konuşurken o melodiler, kelimelerin tonlamaları hakikaten çok değişik. Anlaşılmayacak gibi değil tabii ki ama kuzey şivesindeki cümleyi öğrendiğim şivedeki cümleler gibi anında anlayamıyorum ve üstünde biraz kafa yormam gerekiyor. Norveçcenin anadilim olmaması da bunun sebeplerinden biri.
Bir de, kuzeye doğru çıkıldıkça insanlar daha da bir misafirperverleşiyormuş. Her ne kadar nüfus yukarı çıktıkça azalsa da, bazen in the middle of no where şeklinde hissedilse de, yerleşim yerlerinde herkes çok çok kibar ve sevecen bence. Yeni tanıştığım insanların hepsiyle çok rahat hissedebildim.
Neyse, ilk gün Sjövegan isimli şehirde kaldık. Tamamıyla rahatlamak ve dinlenmek üzerine kurulu bir gündü. Perşembe günüyse yine 4-5 sularında kalkmamız gerekti, çünkü Tromsö'ye giden otobüse binecektik. Otobüs saat 6'da Sjövegan'dan kalkıyordu ve saat 9'da Tromsö'deydik. Beklediğimden uzun sürdü ama yol üzerindeki çeşitli fiyortlar, dağlar, göller, nehirleri düşünürsek yol dolambaçlıydı ve haritada yakın görünse de aslında Norveç'in batı ve iç kesimlerinde ulaşım baya karmaşık; batı kıyıları fiyortlarla, iç kesimler ise yüksek dağlarla ünlü.
Yol boyu bir güzel uyuduktan sonra şoförün yakında orada olacağımız anonsuyla uyandım. İlk olarak Tromsö'yü uzaktan gördük. Sonrasında bir köprü belirdi, ve anladım ki Tromsö aslında bir adanın üzerine kuruluymuş... Köprüyü geçmeden hemen önce, az sonra anlatacağım, garip yapılı bir bina gördüm. Köprüyü geçtikten sonra, resmen şehir içindeydik.
Otobüsümüz bizi, Tromsö'deki alışveriş merkezine çok yakın bir yerde indirdi. Hemen tuvaletlere koştuk, 3 saattir yolda oluşumuz ve 4'te kalkışımız güzelliğimizi bozmamalıydı çünkü... Kendimize bir çeki düzen verdik. Karnımız da çok açtı, önce dedik ki bir yemek yiyelim. Jordbaer isimli bir kafe/restorana girdik alışveriş merkezinin içinde. Norveç'te ilk kez kahvaltı yapılabilen bir mekan bulduğuma sevindim. Kahvaltı kültürü olmadığından, öyle kahvaltı tabağıymış, köy kahvaltısıymış falan hiç böyle şeyleri yoktur. Bu restorana da baya umutsuz girmiştim ama menüdeki omletler falan beni baya mutlu etti. Kendime kahveyle bacon omelette söyledim ve kızların da sipariş vermesini beklerken restorandaki en güzel yere oturup kahvemi içmeye başladım.
E manzaramız buydu... O iskeleden bir bota da bindik, sonra anlatacağım.

Bu resme her baktığımda mutlu oluyorum.
Restoranda iyice dinlendikten sonra, artık turistlik yapma zamanıydı. Alya daha önce Tromsö'ye çok kez geldiği için bizi o gezdirecekti. İlk durağımız Nord Norsk Museet, yani North Norwegian Museum idi. Müze, kuzey Norveç'in resmedildiği tablolar ve Norveçli sanatçıların modern sanat eserleri ile doluydu. Yine Munch'ten bazı parçalar, Norveç'in ünlü yerlerinden tablolar, bazı bölgelerin yüzyıllar önceki hallerinin yanında şimdiki hallerinin fotoğrafları... Müze 3 kattan oluşuyor, orta katın her yerinde ve yeşil duvarlı alanlarda fotoğraf çekimi serbestti. Her beğendiğim tabloyu tabii ki çekemesem de, yeşil duvar gördüğümde telefonuma sarılmayı ihmal etmedim. Bu arada giriş ücretsiz.




Müzeyi gezmemiz bittikten sonra, dolaplara kitlediğimiz eşyaları almaya gittik ve tekrar kendimizi Tromsö sokaklarına atmak için hazırlandık. Müzeye veda etmeden önce resepsiyondaki kıza Tromsö'de sadece bir günümüz olduğunu ve bunu iyi değerlendirmek istediğimizi, neler yapabileceğimizi sorduk. Sonradan öğrendiğime göre o garip yapılı bina, Tromsö'nün sembollerinden biri olan Arctic Cathedral'miş, katedrale şehir içi ulaşımı kullanarak nasıl gideceğimizi öğrendik. Aslında yürüyebilirdik ama o köprüyü yürüyerek geçmek zor olabilirdi ve zaten çok vaktimiz yoktu. 
Müze bu, küçük ama tatlı bir yerdi
Müzeden sonra önce bir kaç dakikalığına turist bilgilendirme ofisine uğradık ve sonradan kullanmadığımız bir kaç kitapçık aldım. 
Katedrale ulaşmak için hangi otobüse binmemiz gerektiğini biliyorduk ama otobüs bileti de bulmalıydık. En yakın Narvesen dükkanına gittik. Narvesen nedir diye sorarsanız, sahibini çok merak ettiğim market zinciri diyebilirim. Market zinciri deyince öyle Migros falan düşünmeyin, Narvesen daha çok seyahat edenlere çalışıyor. İçinde aburcuburlar, dergi-gazeteler, ATM, sosisli standı ve içecek standı var. Norveç'in her yerinde, şaka yapmıyorum, her yerinde Narvesen bulabilirsiniz. Nerede bir tren/otobüs istasyonu veya havaalanı, orada Narvesen. Oslo'daki her metro istasyonunda bir Narvesen vardı mesela. Aslında düşününce, Narvesen'i "büfe" olarak da tanımlayabilirdim, ama bende seyahat çağrışımı yapıyor çünkü her seyahatimin bir parçası Narvesen. Oslo S'deki, Tromsödeki, Tonsberg tren istasyonundaki veya her gün okula giderken otobüs  istasyonunda otobüs değiştirdiğimde gördüğüm onca Narvesen... Sanırım yanlışlıkla aramızda gizli bir bağ oluştu. 
Şu tatlılığa bakar mısınız ya
Narvesen'den 2 bip'letmelik otobüs kartı aldık. Çok tutmadı. Sonra otobüs durağında beklemeye başladık Katedrale giden otobüsü. Bu arada Tromsö'de otobüs durakları yola değil, caddeye bakıyor. Otururken sırtınızı yola dönüyorsunuz yani. Rüzgarı kesmek içinmiş ama otobüsü kaçırabilirsiniz durağın içinden çıkıp otobüse dur işareti verene kadar. 
Otobüsle 5 dakikada köprünün karşı tarafına geçtik ve Katedrale ulaştık.
İçine giremedik çünkü açılış saatini bekleyecek vaktimiz yoktu




O köprü otobüsle geçtiğimiz, Tromsö'nün ada üzerindeki şehir merkezini anakaraya bağlayan köprü

Katedralin önünde manzara çok çok güzeldi.. 
Sonra tekrar otobüse bindik ve şehir merkezine geri döndük. Bu sefer şehir içinde yürümeye başladık ve bir nevi keşfe çıktık. 
Tromsö Domkirke
Tromsö meydanı buz heykeller
Tromsö'nün en büyük caddesi
 
Şehir merkezi turundan sonra, tekrar deniz kenarına gittik. Gün sonunda vapura bineceğimiz iskeleyi gördük.
Alanya Egzotik Market isimli marketten bulunan o değerli sakız ve arkada fiyort.. Tromsö'nün en büyük caddesinde, Türkiyeden ve Asya'dan ürün getiren başka bir Türk aile daha. Hemen içeri girdik, sohbete başladık tabii. Türk'ler her yerde diyorum, inanmıyorlar sonra.
Sahilin en ucunda, Polaria isimli bir akvaryum bulunuyor. İçinde su canlıları, balıklar ve fok balıkları mevcut. Anemonlar, karidesler, deniz yıldızları, çeşitli kuzey denizi balıkları, vatozlar, canlılara dokunabileceğiniz "Touch It Pool", hatırlamadığım canlılar ve tatlı fok balıklarının egzersiz havuzu...Panaromik tiyatro salonu ve belgesel salonunun yanında giftshop ve kafesi de var. Öğrenci bileti, herşey dahil 60 kr.



Fok balıklarıyla bir türlü resim çekinememek beni üzdü, çok hareketlilermiş

Ve polaria, Tromsödeki son durağımız oldu. Sonrasında o kahvaltı yaptığımı restorandan görülen iskeleye gidip Finsness vapuruna bindik. Yine uzun bir yolculuktan sonra, Finsness'te bizi Alya'nın host anneannesi karşıladı. Arabaya binip anneannenin Senja adasındaki evine gittik. Senja, Norveç'in 2. en büyük adası. Yaklaşık 1,600 kilometre karelik adada yaklasik 8.000 kisi yasiyor. Cok fazla yapilacak bir sey yoktu, evler seyreklesti git gide, cok fazla insan da gormedik. Alya'nin host anneannesinin evi gorup gorebilecegim en koselig yerlerden biriydi bence. Ne oldugunu bilmiyorum ama resmen huzur akiyordu evde. Ev 100 kusur yasinda, bu anneannenin butun ailesi orada buyumus. O babasindan almis evi, babasi dedesinden... Simdi yalniz yasasa da bu evde 10 cocukla yasanan gunler de olmus. Gercekten kucuk gorunuyor ev aslinda ama, her yerden baska bir oda cikiyor diyebilirim. Cok keyifli bir yerdi. "Vi koste oss", kendimizi eglendirdik koselig'lestirdik yani Senja adasinda.
Adada iyice dinlendik, kis tatilinin, yaptigimiz gunu birlik gezi turlarinin stresini iyice attik. Son gun yine Sjøvegan'a geldik cunku havaalanina en yakin ve bizim uyuyabilecegimiz en yakin sehir orasi. Son gunumuzde Sjøvegan'i gorduk biraz. 
Eve donmek icin once havaalanina giden otobuse, ucaga, Oslo havaalanindan Tønsberg'e giden trene ve Tønsberg tren istasyonundan Nøtterøy'e giden otobuse binmem gerekti ama yine de ogleden once eve ulasabildim. Bu tatili ve Norvec'te bu zamana kadar gittigim en uzak noktalari asla unutmayacagim. :')

#200

Daha öncesinde 100. Gün konulu bir yazı yazmıştım, düşündüm de bu yüz gün dönümlerinde böyle uzun uzun, biraz daha özenerek yazmalıyım.
Evet, bugün 200. Günüm Norveç’te. Norveç masalının çoğu gitti, azı kaldı. Bazen anlayamıyorum nasıl geçtiğini, nasıl böyle hızlı oldu, nasıl gelişti bütün bu olaylar? Bazen de diyorum ki, vay be, 200 koca gün, dile kolay. Bazen düşünüyorum, yeter artık eve döneyim, çok oldu bu Norveç artık. Bazense kalbimde bir sızı oluyor burayı bırakmak zorunda kalacağım o günü hayal ettiğimde. İşte böyle bir şey değişim öğrencisi olmak, bir dediği diğerini tutmaz insanın, ne düşüneceği, ne hissedeceği ise hiç belli olmaz. Bir öyledir, bir böyle. Histeriğiz biz biraz, bazen aşırı güleriz, hemen sonra aşırı ağlarız mesela. En ufak şey mutsuz edebilir, bazense kendi ülkemizde olsak önemsemeyeceğimiz detaylar günümüzü neşelendirir, yüzümüzde güller açtırır.
Böyleyiz biz, dengesiz, ne yapacağı belli olmayan, bazen kendi kendine, sebebini bilmeden gözleri doluveren, bazen sinirleri bozulup kendi kendine kahkaha atan, geceleri düşüncelerle boğuşan, her hissi aynı anda yaşayan, içinde fırtınalar kopan ama sakin olmaya çalışan, psikolojisi yerle bir insanlarız. Şimdi ‘psikolojisi bozuk’ deyince hemen kötü algılamamak gerek. Garip görünsek de bazen, biz aslında o kadar mutluyuz ki halimizden. Host ülkelerimizde yaşadığımız iyi kötü her olay, anı, düşünce ve his, her iniş-çıkışımız ve gel-gitimiz bizim için çok değerli aslında. Çünkü bunlar, bir daha yaşayamayacağımız şeyler, sadece host ülkemize özel ve geri döndüğümüzde de burada kalacak, Türkiye’ye asla getiremeyeceğimiz şeyler, bunlar güzel şeyler.
200 gün, dile kolay vallahi. Nasıl geçti nasıl bitti anlayamıyor insan, ama sonra düşünüyor, “200 mü? Yarım yıldan fazla, tam yıla uzak?” Şimdi 100 küsür günümüz kaldı ya bir de, hani ne yapsak bilemiyoruz. 100 gün, çok mu, az mı? Neler yapılır ve yapılmaz? Neye, ne kadar vaktimiz var? “100 gün… çokmuş be!” ve “100 gün mü? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer o yahu!”
Benim 200 günüm nasıl geçti diye sorarsanız, inanın ben de bilmiyorum iyi miydi kötü müydü. HAHAHAHAHAHA Şaka yaptım, tabii ki müthişti o 200 gün.  Zorluğuyla, kolaylığıyla, stresiyle, rahatlatıcı etkisiyle, diliyle, kültürüyle, diniyle, okuluyla, insanlarıyla, düzeniyle ve nadiren gerçekleşen düzensizliğiyle, havasıyla, suyuyla, karıyla, güneşiyle, doğasıyla, iyisiyle ve kötüsüyle, her şeyiyle çok etkiledi beni Norveç, çok. Kendi ayaklarım üzerinde durabilmeyi öyle bir öğretti ki, hatta şok etkisiyle biraz. Kendimi her konuda geliştirebilmeyi, bir şehrin en hızlı nasıl öğrenileceğini, bir dilin nasıl ilerletileceğini, nasıl düzenli bir hayata sahip olunacağını gösterdi bana Norveç. Hayata başka bir açıdan bakmamı, başka insanların ve bu insanların oluşturduğu kültürün penceresinden dünyayı görmemi sağladı. Ufkumu genişletti, öncesinde olduğumdan daha da hoşgörülü oldum. Farklılıkları daha çok sevmemi, kötünün içindeki iyilik ve güzellikleri görmemi, yepyeni insanlar tanımayı ve bu insanları oldukları gibi sevebilmemi sağladı. Büyük-küçük her şeyde, samimi söylüyorum, her şeyde ufak ufak kendimi geliştirebilmeyi ve ileriki hayatımda kendi başıma yetebilmeyi öğretti bana bu ülke. En basitinden, daha öncesinde hiç tam anlamıyla bir yemek yapmamış, anneme ufak yardımlar haricinde, hiçbir zaman bir masa donatamamış ben, burada adeta aşçıya dönüştüm. (Aileme kuru-pilav-cacık üçlüsünü tanıttım, daha ne olsun.) Veya sorumluluk almayı, iş bölümünü ve iş bölümündeki her bir kişinin nasıl önemli olduğunu, bir evin nasıl her bir aile üyesi tarafından geçindirildiğini ve bu evi evirip çeviren tek kişinin anne-baba olmadığını öğrendim. Hayatı öğrendim kısacası.
Ama tabii ki, 200 günümün hepsi günlük güneşlik geçmedi. Modumun en düşük olduğu, vazgeçmeye en yakın olduğum, ağlamama ramak kaldığı, ‘yeter artık’ dediğim, bıktım gibi hissettiğim anlar çok oldu. İnsanım sonuçta, mükemmel değilim.Neyse ki zorlukların güzelliğini ve öğreticiliğini de öğrendim burada, her seferinde kendimi frenleyebildim bu yüzden. Yalnız da hissettim, ülkemi de özledim, ailemi de arkadaşlarımı da özledim (doğruyu söylemek gerekirse Türkiye’ye dair en çok özlediğim şey yemekler, özür dilerim Çetinoğlu ailesi <3), kendimi buraya ait hissedemediğim de çok oldu. Ama hep, bir şekilde üstesinden geldim bu zamana kadar. Zordu gerçekten, çok zordu; ama deneyimlenebilecek en tatlı zorluktu belki de. Zorluklarına kadar özleyeceğim ben burayı.
Öyle bir yazıyorum ki, sanki ömrümün son demleri, Norveç bitince ölecekmişim gibi. Bir açıdan bakarsak bir nevi öyle değil mi? Burada başka bir hayatım, başka bir dilim ve başka bir kültürüm var. Burada başka bir Ece var. Her gün biraz daha değişen bir Ece. Burada bir hayat kurdum kendime, Türkiye’dekinden çok çok farklı ve Türkiye’deki kimsenin bilmediği. Belki de bu yüzden Türkiye’den ziyaret falan istemiyorum, iki dünyam çakışır falan. Norveç hayatım bittiğinde zaten Türkiye hayatımın aynısını geri alacağım; içindeki tek farklı şey sadece ben olacağım. Aslında düşünürsek, gelmek, gitmekten daha zormuş. Norveç’e uçarken havaalanında ağlamamam, ama burayı bırakacağım gün 4 ay sonra da olsa yine de düşününce gözlerimin dolması bunun kanıtı bence. Bitince bitecek çünkü, aynı hayata geri dönüş yok. Beni üzen ve sanki Norveç’teki Ece yavaş yavaş ölüyormuş gibi hissettiren şey de bu zaten. Bir daha hiç bir şeyin aynı olmayacağını bilme hissi. Havaalanında veda ederken, bunun “Sonra görüşürüz” vedası değil, “Elveda..” vedası olacak olması.. İçim daraldı yine.
200. gün hüzünlü yani biraz, içler buruk. İlk geldiğim zamanlarda “6 gündür bu odada uyuyorum, 2 haftadır okula gidiyorum” tarzında saymalar yapan ben, şimdi saymayı ne zaman bıraktığımı bile bilmeyen ben’e dönüşmüş. Alışmak mı, normal hayata dönmek mi veya artık eski kadar “evden uzak” hissedememek  mi bilmiyorum, ama tek bildiğim bu dönüşün, bazı alışkanlıkları ve güzellikleri sadece 11 aylığına değil, sonsuza kadar bırakacak olmak anlamına geldiği, ve bu durumun son zamanlarda beni derinden üzdüğü.


Thursday, February 25, 2016

Bir Oslo Turu Daha

Oslo, Oslo, Oslo… Bayılıyorum bu şehre.
Evet, pazartesi günü Oslo’daydık, Alya’nın bizde kaldığı günler içinde Oslo’ya gitmeye en uygun olan gün pazartesiydi çünkü hafta sonları yapacak çok bir şey olmuyor ve haftanın diğer günlerinde de okula gidiyordum.
Yani tek bir günümüz vardı ve bu bir gün içinde Oslo’nun en bilindik yerlerini gezmeliydik. Sabah 6 sularında uyandık ve 8.30’da evden çıktık. 9’daki trene bindik ve 10.20de Oslo Central Station’daydık. İstasyonun adı kısaca Oslo S, konumuna bayılıyorum; sahile 10 dakika yürüme mesafesinde, Oslo City alışveriş merkezine ve bütün büyük konserlerin olduğu Oslo Spektrum’e birkaç dakika uzaklıkta, tam şehir merkezi yani. Herkesin geldiğinde görmesi gereken, Oslo’nun sembolleri diyebileceğimiz yerler listesinde Opera House, Karl Johan Caddesi, Kraliyet Sarayı ve Vigeland Heykel Parkı var. İşin kötü yanı ise bu yerlerin birbirlerinden farklı konumlarda bulunmaları. Oslo S’i başlangıç noktamız sayarsak, Operaya gitmek için başka yöne, Karl Johans’a gitmek için başka yöne yürümek gerekiyor. Ama aslında Oslo düşündüğümüz kadar büyük değil ve ulaşım gayet kolay.
Önce Oslo S’de bir diğer Türk arkadaşımız Doğa ve Taylandlı Yong ile buluştuk. İstasyondan çıkıp Opera Binasına, dolayısıyla sahile yürüdük. Opera Binasında görülecek pek bir şey yok aslında, ama şehrin sembollerinden biri ve tepesine çıktığımızda fiyort manzarası müthiş. Hava biraz serince olduğundan içeri de girdik. İçeride tiyatro salonları haricinde, deniz manzaralı bir restoran ve içinde çok çeşitli hediyelik eşyalar bulunan bir gift shop var. Ben Opera binasına daha önce gelmiştim ama hediyelik eşya dükkanını görmemiştim. Oradan kendime kart postal, magnet ve üzerinde Oslo manzaraları bulunan oyun kartları aldım. Sonra binanın tepesine çıkıp Oslo’ya bir de uzaktan baktık.


Opera binası içi

bu binaları Norveçlilerin çoğu sevmiyor, şehrin doğal yapısını bozduklarını düşünüyorlarmış ki bence çok haklılar







İkinci durağımız Munch Müzesiydi. Edvard Munch, herkesin bildiği üzere, ünlü Scream tablosunun Norveçli ressamı. Scream tablosu Munch Müzesinde değil, National Gallery’de bulunuyor gerçi. Ama pazartesi olsa dahi bazı müzeler kapalı olabiliyor, biz de National Gallery’ye giremedik. (National Gallery’yi anlattığım ve Scream’in fotoğrafının bulunduğu başka bir yazım daha var, okuyabilirsiniz.) Neyse, illa galeri gezeceksek, yine Munch olsun dedik. Munch Müzesine gitmek için biraz şehir merkezinin dışına çıkmamız gerekiyordu ve metroya bindik. Daha önce Oslo’ya iki kez gelmiştim ama her seferinde ailemleydim, dolayısıyla ulaşıma kafa yormak gibi bir problemim olmamıştı. Ama bu sefer sadece 5 kızdık, ana cadde olan Karl Johans’dan ve Oslo S’den birazcık uzaklaşmamız gerekiyordu. Önce, kendimize 24 saatlik bir ulaşım kartı aldık. Bu kartla Oslo’daki vapurlar dahil her türlü ulaşım aracını sınırsız kullanabiliyorduk, yetişkinler için 90, çocuklar için 45 kron tutuyordu bu kart. Munch müzesine giderken doğru metroyu bulmamıza Yong yardım etti. Metroda anladık ki aslında karta bile ihtiyacımız yokmuş, kimse kontrol etmiyor çünkü. Kartı bir makineye tutup bip’letiyorsun ama açılır kapısı vesairesi yok, o bip sesini duymadan da geçip gidilebilir yani. Ama biz yine de, çocuk sayılmasak da ve kontrol edilmese de çocuk kartından aldık kendimize. Herhangi bir kontrol durumunda en azından kartsız değildik ama turist rolü yapıp “Yaa bilmiyorduk adult card almamız gerektiğini, çok özür dileriiiz” tarzında bir açıklama yapabilirdik. Turistlere baya hoşgörülü davranıyorlar çünkü. Neyse, biz Exchange öğrenci olduğumuz için polisle falan ne kadar az münasebete girersek o kadar iyi bizim için, ama siz Oslo’ya gelirseniz metroya falan para ödemeyin lütfen. Gelelim müzeye, Munch müzesi, tabii ki Munc h’un bir çok eserini içeriyordu, Madonna ve The Kiss tabloları oradaydı mesela. Munch eserleri yanında, ünlü bir Norveçli fotoğrafçının fotoğrafları sergileniyordu. National Gallery’de olduğu gibi, içeri girer girmez takım elbiseli güvenlikler ve çalışanlar karşılıyor. Öğrenci bileti 60 kron bu arada. Çanta ve montları dolaplara bırakmanız gerekiyor ve yanınızda asla fotoğraf çekmeye yarayan bir cihaz bulunduramazsınız. National Gallery’deki kadar elit bir ortam olmasa da, (insan içeri girdiğinde 1950’larda bir maskeli balo salonuna girmiş gibi oluyor, öyle bir dekorasyon ve ciddiyet) yine de iyi korunan bir müzeydi. Montları çantaları kilitledik dolaplara, yine başka bir güvenlik kapısı, sanki havaalanına giriyoruz, XRay cihazlar falan. Sonunda müzenin içindeyiz. Her şey çok düzenli, sırayla odadan odaya giriyor ve her odada farklı tarzlarda fotoğraflar ve tablolar görüyoruz. Müzenin binası O harfi şeklinde, yani bir noktadan odaları görmeye başlıyoruz ve aynı noktada bitiriyoruz. Tabi ki burada da bir kafe ve hediyelik eşya dükkanı var. Kafede oturmaya vakit yoktu ama hediyelikçiye girmeden duramadık, buradan da kart postal, magnet, rozet vesaire… Saymayayım ben ya neler aldığımı… Neyse, sonra müzeden çıktık, tekrar metro istasyonuna doğru yürüyoruz.  Zaten Oslo’da yaşayan Yong bizden biraz erken ayrılmıştı ve dolayısıyla şehir merkezine kendi başımıza dönmemiz gerekiyordu. Ama metro sandığım kadar karmaşık değildi, şimdi açıklama girişiminde bulunmayacağım ama o daha önceki müzelerden bedava olduğu için teker teker topladığım turist kitapçıkları hakikaten işe yarıyor burada. Artık Norveç’in düzeninden mi yoksa metro gerçekten kolay mı bilemiyorum.
İçini çekemediysek dışı olsun bari dedik...
Sonraki durak, Karl Johan caddesi ve onun ucundaki Kraliyet sarayı. Müzeden sonra metroyla tekrar şehir merkezine yani Oslo S’in yakınlarına geldik. Oslo S’den dışarı çıktığımızda bir taraf Karl Johan (Oslo’daki en büyük ve ünlü cadde), diğer taraf opera. Karl Johan caddesinin sonunda da saray yer alıyor. Cadde boyunca yürürken, bir çok ünlü bina ve mekanı görebiliyorsunuz. Ayrıca büyük ve pahalı markalar da mevcut.
Oslo Katedrali (Oslo Domkirke)

National Theater

Karl Johans Gate'nin birazcığı ve ucunda saray görünüyor

Parlamento Binası 

Doğa ve ben <3

Grand Hotel, celebrity'lerin Oslo'ya geldiklerinde konakladığı yer. Michael Jackson burada uyumuş... Oslo'nun en pahalı ve lüks oteliymiş. Karl Johans Gate'de bulunuyor

Oslo Universitesinin bir parçası veya hukuk fakültesi de olabilir emin değilim
Yavaş yavaş Karl Johan’ı da geçtikten sonra kraliyet sarayına ulaştık. Alya, Katie, Doğa ve ben, tabii ki bol bol fotoğraflar ve videolar çekinerek, Karl Johan’ın her yerinden bir anı edinerek yürürken ve saray yokuşunu tırmanırken, birden biri “Eceeeeee” şeklinde bağırdı. Ses tanıdıktı, Region 2’nin Brezilyalısı Julio bağırıyor sandım, ama bunu diğerlerine söylediğimde gaipten sesler duyduğumu ve bunun mümkün olmadığını söylediler… Biz yürümeye devam ettik ve Sarayın önündeki heykelin oralarda bilin bakalım kimle karşılaştık? Bir ton AFSli Exchange öğrenci – Julio dahil – . Region 2’den Julio, Emma, Nina, Tom; Region 5 yani en kuzeyde yaşayan AFSlilerden Pedro ve Alessandro da Julio’nun evinde kalıyormuş Oslo taraflarını görmek için. Planlanmamış bu AFS buluşması hakikaten çok hoştu. Sonra dedik ki bu insanlarla takılalım biraz. Karnımız da aç ama 10 kişi yemek yemeye gitmek zor olurdu; zaten sabah kalktığımızda, öğlen yemeğine para vermeyelim diye “matpakke” hazırlamıştık kendimize, ünlü Vigeland Heykel Parkı’nda (Exchange öğrenciler arasında “naked statue park” diye geçiyor) yemeyi planlıyorduk. Diğerlerine söyledik ve onlar da aynı şeyi planladıklarını söylediler. Biz de sandviçlerimizi parkta yemek üzere yola çıktık.

Ve ilk exchange grubu! Katie, Nina, Doğa, Tom, ben, Alya, Pedro, Julio, Alessandro sarayın önünde.
Vigeland Parkı, 7/24 ve 4 mevsim açık olan tek yer, üstelik giriş bedava. Kontrol edeni bile yok aslında, içine girip istediğimiz her şeyi yapabilirdik yani. Piknik, çimenlerde uzanma güneşlenme tarzında diyorum; Türkiye’de olsa bu park mangalcılara kurban gidebilirdi bence… Saraydan Vigeland Parkı’na gitmek için o eskimiş mavi tramvaya binmeliydik. Biz 4 kız hariç kimsenin şehir içi ulaşım kartı yoktu; bize de aldığımız için salak olduğumuzu söylediler… Çünkü tramvayda da kartı bipletip bipletmediğimizi kontrol eden yok. Neyse, biz doğru tramvaya bindik; bir süre sonra nedense diğerleri, yanlış tramvayda olduğumuzu düşünmeye başladılar. Ben de hemen çıkardım turist ulaşım rehberini, diyorum doğru yerdeyiz, bu durağı geçtik, sonraki durak bu… Yok, inanmadılar önce, az daha tramvayı terk edeceklerdi. Ama biz doğru tramvaydık ve bundan adım kadar emindim; tramvay parkın kapısının önünde durdu. Bu parka ben daha önce gelmiştim zaten, sonra yine bir fotoğraf seremonisi ve kısa bir yürüyüş.
Parkın giriş kapısı

Arkadaki dikili taş ve çevresindeki heykeller ünlü olanlar aslında ama ben bu kısmı da seviyorum; heykeller bir olup bir şeyler taşıyorlar.


Sonrasında tekrar şehir merkezine geldik ve bir sonraki durağımız Aker Brygge’ydi. Bunun hakkında anlatılacak çok şey yok sanırım, gemilerin falan durduğu, güzel manzaralı bir liman. Limanın sağında Akershus alışveriş merkezi ve solunda, birazcık yokuş yürüyünce Akers Sarayı var. Ama saraya giremedik çünkü kapalıydı.

Limanda diğer Exchange öğrencilerden ayrıldık ve yine 4’ümüzdük, ama bu sefer de Akershus alışveriş merkezinde Auxanne’i bulduk. Limanın bulunduğu caddeden karşıya geçince çok büyük bir gift shop vardı (gift shoplara girince çıkamıyorum) ve biraz içine bakalım dedik. Sonunda kendime çok güzel bir sweatshirt aldım. Çok uzun zamandır üzerinde Norveç bayraklı veya yazılı bir kıyafet arıyordum üst olarak. Öncesinde gittiğim müzelerde ya çok kalitesizdi ya da aşırı kaliteli ve pahalıydı.
Aker Brygge, turistik amaçlı gittiğimiz son yer oldu; akşam üstü biz yine Karl Johan’da mağaza gezerken, 2 AFSli bizi mağazalardan birinde buldular. Aylin ve Karen, Region 4’te (Trondheim ve çevresi, orta Norveç diyebilirim) yaşayan Meksikalı arkadaşlarımız. Sonra baktık 7 kız olduk, güzel bir kafe bulup oturalım. Ama saat 7’ye geliyordu ve bu Norveçlilere göre gayet geç bir saat; 7-8den sonra açık bir yer bulmayı geçtim, sokakta insan görmek bile zor ve bu Oslo için de geçerli. Ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra, akşam 9da kapanan bir cafe bulduk; Espresso House. İki saate yakın orada oturduk; klasik kızsal konuşmalar: Host aileler, kardeşler, anadillerimiz ve ülkelerimiz, Norveçliler, eve geri gönderilen veya geri gitmek isteyen Exchange öğrenciler vesaire… 21.39’daki trene binecektik ve kafe kapanana kadar hep beraber oturduk. Sonra Oslo S’e geri yürüdük ve başka bölgede yaşayan arkadaşlarımıza belki de uzunca bir süreliğine veda ettik.
Trende uyumamız kaçınılmazdı, sabahtan akşama kadar doğru dürüst oturmayıp yemeği bile parkta yemiştik. Akşam yemeği için gittiğimiz müthiş hamburgerci ve kafe haricinde tüm gün yürümekle geçmişti ve artık hiç bir şey yapamaz haldeydik. Çok güzel yerler görmüştük, Alya görmesi gereken ana yerleri ziyaret edebilmişti ve biz hariç 10 exchange öğrenciyle karşılaşmıştık. Kesinlikle çok renkli bir gündü.
Yorgunluk temalı bir fotoğraf... Katie, Alya, Ben, Doğa, Aylin, Karen ve Auxanne, "Vi koser oss med kaffe"
Gece 11’e doğru Tonsbergde, 15-20 dakika sonra da evdeydik ve uzunca bir süre uyanmamayı umarak uyuduk.
İyi ki gelmiş! <3