Wednesday, October 28, 2015

Kültür Çatışmaları Arasında Sıkışıp Kalmışken...

Ilk kez bir yazimi bilgisayardan once kagida yaziyorum.
Cunku bugunum bir cok talihsizlikle basladi.
Sabaha karsi 4.30-5.00 gibi, su an ne oldugunu bile hatirlayamadigim kabus yuzunden uyandim ve bir sure uyuyamadim. Saat 6'da alarmim caldiginda cok yorgun ve uykusuzdum. Kalkip hazirlandim, sadece bir kac dakika gec cikmistim evden (Teknik olarak normal saatimden once evden cikiyorum su siralar, cunku benim otobus duragimin bulundugu kaldirimda en az iki haftadir bitmek bilmeyen bir calisma var ve otobusler orada duramadigi icin bir sonraki duraga kadar yurumek zorundayim). Sadece saniyelerle oldugu icin cok sinir bozucu bir otobus kacirisindan sonra, bir sonraki otobusun 2 dakika sonra gelecegini gorup sevindim. Ama muthis kalabalik sabah trafigi yuzunden o iki dakika, on dakikaya donustu. Evimden uzaktaki durakta otobus beklerken bugun cantamin ne kadar da hafif oldugunu dusundum. Ancak bir kac dakika sonra bilgisayarimi evde unuttugum kafama dank etti. Ancak artik eve geri donmek icin cok gecti, zaten o yolu bir daha asla yuruyemezdim sabah sabah... Bilgisayara cok ihtiyacim olmaz belki umuduyla otobuse bindim.
Trafikten dolayi otobus istasyona gec geldi ve istasyondan okula direkt giden son otobusu de boyelce kacirmis oldum. Okuldan gecen diger otobusu buldum ve dersin baslamasina uc dakika kala bu otobus de kalkti. Belli bir saatten sonra istasyondaki multeci sayisi artiyor, Norvecli bulamiyorsunuz resmen. Ben de multecilerin yogun oldugu saatte otobusteydim. Benim icin problem degil cunku Turkiye'dekiler gibi degiller, en az 1 sene Samsun'da Suriyelilerle burun buruna yasadigim ve tramvayda, minibuste, avmde bircok yerde bircok zorluk yasadigim icin, Norvecteki multecilerin farkli oldugu ve Norvecin multecileri secerek aldigi belliydi. Veya secerek almasalar da baya bir gozlerini korkutmus olmalilar ki bence halka Norvecli genclerden daha saygili ve uyumlular. Her neyse, benim icin problem degil ama bazi Norvecliler icin sorun olmus olmali ki, asiri kalabalik otobuste kendisine yer vermek isteyen multeciyi nasil irite edici bir sekilde ve kucumseyerek, reddettigini gordum, hatta kiz adeta "Hiii ben senin kalktigin yere mi oturacagim?" diyordu bakislariyla. Bu insanlari anlamak imkansiz.
Avrupai davranislar bazen beni cidden sogutuyor. Avrupalilarin bazi ozellikleri aslinda cok daha saglikli, guvenli, mantikli, hatta insana woow dedirten turden, mesela bisikletlerin bile farlari olmasi, evdeki is bolumleri, herkesin kendi ev isini tadilatini kendi basina halletmesi, araclarin yaya gecidinde her zaman durmasi ve yol vermesi (burada bir not, bu duruma alisamadim ve ben hala arabalara yol vermeye devam ediyorum) vs. Ama (herkesin degil lakin cogunun) bu kendini begenmislikleri, biz herseyi yapariz'lari, birini begenmeyip kucumsediklerini bu kadar belli etmeleri, dinlerinin imanlarinin para olusu beni delirtiyor. Cevremde bu tipte insanlar mevcut.
Mesela tuvaletinde taharet muslugu olmayan insanlarin, bazen sadece elimi yikamaya gittigim icin tuvalette isim erken bittiginde "Elini yikadin mi? Tuvaletten geliyorsun ya?" demesi beni illet ediyor. Ya sen salataya koydugun marulu yikamayan insansin, benim hijyen seviyemi sorgulamak ne haddine? Tamam belki Turkiye'de sokaklarimiz pis, tamam belki ulkemin her insani senin gibi her gun dus almiyor, en azindan yedigimiz sebzeyi meyveyi yikiyoruz kabugunu soyacak bile olsak, en azindan evlerimizin haftada bir her kosesini, bayram zamanlarindaysa boyle her yerini Cif'leye Cif'leye temizliyoruz. Tamam hani onu da yapmasak, en azindan kalbimiz temiz ulan.
Neyse, otobus mevzusundan nerelere geldim... Ilk ders Ingilizce'ydi, sansima bilgisayar olmasa da olurdu. "Egitim sistemimiz super cunku biz zenginiz" diye bas bas bagiran ve bence siradan bir devlet okuluna cok asiri kacan bir kac etkinlikten sonra cografya dersine girdik.
Gecen hafta oldugumuz, AFS kampindan sonraki hafta ve Imagine Dragons konserinin ertesi gunu, bir gram calismadan girdigim cografya testi yuzunden, siniftan kosarak uzaklasasim geldi. Zaten bilgisayarimi unutmusum, 1.5 saat cografyaya nasil katlanabilirdim Facebook'da dolasmadan? Ama bir sekilde cografyayi da atlattim, hatta karsimda bilgisayar olmadan daha ilgili oldugumu, onumde google translate olmamasina ragmen daha cok anladigimi farkettim. Ama bu cografyadan nefret etmemem icin bir sebep degil, kendi anadilinizde bile duzgun anlayamadiginiz cografya dersinin, sorularin anadilinizde olmadigi bir sinavinda elinize Norvec haritasi verip bolgelerin isimlerini yazmanizi isteseler siz de nefret ederdiniz (ustelik Turkiye gibi sadece 7 bolgeye de sahip degil).
Mesela o Nordland, kuzey land'i anlamina gelmesine ragmen neden en kuzeyde degil arkadas? Bunlari bilmemi beklemeleri ayri sacma, Nordlandin kuzeyde olmamasi ayri sacma, delirecegim sanki.. Ben 7 numarada yasiyorum bu arada, gormus oldunuz.
UYARI: BU NOKTAYI OKUMAYA BASLADIGINIZDA SU YOUTUBE LINKINI ACINIZ VE OKUMAYA OYLE DEVAM EDINIZ LUTFEN.
https://www.youtube.com/watch?v=YIDuuCBSP0Y
Bu ulkeyi seviyorum be, son derece basic, Dogu Anadolu'su doguda mesela, Guneydogu Anadolu'su guneydoguda, Karadenize bakan Karadeniz, Akdenize bakan Akdeniz...... Mantik akiyor resmen, canim ulkem. Havasini, suyunu, tasini topragini ozledigim ulkem.

Herseyin Norvec hakkinda oldugu sorulari muazzam bir sekilde sallayip, daha onceden ogrendigim seyler hakkinda veya yorum gerektiren sorulari yapabilince SFLdeki biricik Bahri hocama tesekkur ettim icimden (Sonra da ona fiyortlu miyortlu kartpostal gonderme sozumu hatirladim, en kisa zamanda calismalara basliyorum). Ozellikle yorum sorularinda cidden yazdim da yazdim, sayisal ogrencilerinin, sozel derslerin sinavlarina her maruz kalislarinda yaptigi gibi, ayni cumleleri cevire cevire boyle, kocaman harflerle yazdim da yazdim.
Neyse iste, bu talihsiz gun de boyle geciyor. Matematik dersinde son derece basic bir sekilde fonksiyon isledik, simdi de sosyoloji dersindeyim. Sanirim sosyoloji biraz daha iyi gidiyor, Artik Norvec'in siyasetiydi, kommune'siydi, bilmem nesiydi, onlardan bahsetmek yerine evrensel konusuyoruz ve bu da isleri ciddi anlamda kolaylastiriyor.
Veee okuldan sonra AFS danismanimin evine gidecegim. Daha once bahsetmistim diye hatirliyorum sanki ama ben bile emin degilsem siz hic bilemezsiniz o yuzden tekrar bahsedeyim, AFS danismanim aslen Sili'li, Norvec'e exchange ogrenci olarak gelmis zamaninda, sonradan buraya tasinip bir Norvecliyle evlenmis, bir de ustune sarisin mavis bir bebis yapmis (hayallerimi yasiyor resmen, bebek kismi haric), ve bizim eve on dakika yurume mesafesinde oturuyor. Norvec'teki ilk haftalarimda esi ve bebegiyle bize gelmislerdi tanismaya (tabiki bebegine dokundurtmadi), sonrasinda 2 ayligina Sili'ye gittigi icin tekrar gorusememistik. Norvec'e geri dondu ve sonunda bulusuyoruz.
Beni exchange ogrenci arkadaslarim kadar anlayabilecek tek insan danismanim. Tamam exchange ogrencilerle dertlesebiliyoruz, "aa bu bana da oldu", "aynen kanka cok iyi anliyorum" falan diyebiliyoruz. Ama danismanlarimizla hem dertlesiyoruz hem de onlar derdimize derman buluyorlar. Cok buyuk sorunlarim olmasa da (acikcasi host aileler hakkinda duymaya basladigimiz hikayelerden sonra sorunum var demeye utaniyorum) okul hakkinda falan konusma ihtiyacim var gibi hissettim. Belki de sadece farkli biriyle gorusmek istiyorum, aslinda kendi hislerimi ben bile anlayamiyorum, bilemedim yani.
Biraz da gecmis ve gelecek haftadan bahsedeyim. Kamp sonrasi bir sure kendime gelemedim. Hala kampin nasil gectigini dusunup uzuluyorum. Sanirim sinifta ne kadar iyi arkadaslar edinirsek edinelim, AFSliler hep en yakinlarimiz olacak. Ve kamptan sadece iki gun sonra Imagine Dragons konseri vardi. Ben Katie ve Dario ile gittim konsere. Ayakta durulan bolumden bilet bulamadigimiz icin, koltuklu yerden almak zorunda kalmistik yani diger exchangelerden ayri dusmustuk konser sirasinda. En azindan sahneyi tam anlamiyla gorebiliyorduk ama butun konser dans edememek benim gibi bir insana iskence gibi geldi.
Kamp oncesi ve sonrasinda diger exchangelerle kisa bir sure gecirebildik, 2 aydir gormedigim Alkim'i  gordum sonunda ve ilk kamp sonrasi ilk kez ortamdaki Turk sayisini uce cikarabildik. Ister istemez cok daha rahat ve cok daha mutlu hissettim kendimi. Tabii ki fotograf cekinmeden duramadik.
 Ufuk, ben, Alkim <3
Dario, Katie, Fernando, Eline, Helen, Victoria, Alkim, Ufuk, Ben, Diger Katie
Italya, ABD, Meksika, Belcika, Guatemala, USA, Turkiyex3, ABD

Cuma gunu okul cikisinda sinifca pizza yemeye gittik, sonra da Lea ve Ingvill'le bir kez daha Frik bulusmasina gittim. Bu tur konular hakkinda bir cok kez dusunup bir cok kez karar degistirmistim ilk Frik deneyimimden beri. Bu sefer sarkilar dualar falan, beni etkileyemedi. Cunku hafta boyunca babamla dinlerin ve milliyetlerin olmadigi bir dunyanin ne kadar guzel olabileceginden bahsetmistik. Bu konular hakkinda da yazmak isterdim ama oncelikle icinde kaybolmam gereken bir kutuphane var. O yuzden bu yorumlarimi sonraya birakiyorum. Ama Frik'de olmak bir yandan hosuma da gidiyor, sinif arkadaslarimla vakit geciriyorum, sarki sozlerini kafamdan cevirip Norvec'ce pratigi yapiyorum, ve, en iyi yonu, bir cok insanla tanisiyorum. O yuzden Frik bulusmalarina devam..
Hafta sonunda tekrar Katie ile bulustum, bu sefer termoslari ve sandvicleri alip Nøtterøydeki minik bir tepeye tirmandik, piknik ortumuzu yere serip manzaranin keyfini cikardik. Manzara cidden cok guzeldi, konusurken boyle duygusal konulara soktu bizi falan. Exchange yilimizin son gunlerinde o tepede ates yakip sabahlayalim dedik. Beraber oturup, bir kac gun icinde aramizda kilometreler, hatta bir okyanus olacagi icin efkarlanalim dedik. Gercekten simdiden uzuluyorum ben, 8 ay var belki ama, burdan ayrilmak hem cok guzel hem cok uzucu olacak. 
Ve aileme manti yaptim, cidden becerdim... Daha onceki haftalarda Katie beni evine davet edip Mac&Cheese yapmisti ailesine ve bana. Bu sefer sira bende dedim. O da Turk yemegi yemek icin sabirsizlaniyordu zaten. Ben de ne yapsam ne yapsam diye dusundum, canim da bir manti cekiyordu var ya, anlatamam. Ve en sonunda "ya ben mantiyi alacagim, ya manti beni" dedim, ben mantiyi aldim. Ailem icin degil kendim icin yapmis gibi oldu biraz. Neyse, zorlu bir mucadele diyemem, hamuru yogurmak disinda hersey kolaydi. Ince uzun oklava olmadan da o hamuru tarifteki gibi 2 mm incelikte acabildim. Minik minik kareleri kapatirken Katie ve William yardimci oldu, bir Norvecli ve bir Amerikaliya manti kapatmayi da ogrettikten sonra kaynattim, bol sarimsakli yogurdu hazirladim, erimis yaga kirmizi biberi doktum ve hepsini birlestirdim. Sonuc, bekledigimden cok daha guzeldi. Mantiyi ozledigim icin de tadi bana mukemmel gelmis olabilir belki, bilmiyorum ama ailem ve Katie gercekten cok sevdi mantiyi. Ben de mutluluktan delirdim tabi, manti acmisim, yerken ev tadi aliyorum, home sweet home diyorum resmen; bir de ustune host ailem cok begendiklerini ve tekrar yapmami istediklerini soyleyince, mutluluktan ucmamak elde degil tabii. 
Aslinda daha basit seylerle baslayip, 2 ay boyunca arada sirada Turk yemekleri pisirebilirdim aileme, ama sadece yapamazsam ve begenmezlerse, Turk yemek kulturunu guzel tanitamazsam, vs. sacma sapan kuruntularimdan dolayi mutfaga girmedim sayilir. Bundan sonra Turk yemekleri pisirmeye devam, ozlemisim yahu.
 Sakin gorunuyorum belki ama icimden "Nerden kalktim bu manti isine yaaaa" diyor olabilirim. Ayrica t-shirt bol oldugu icin sisman gozukmusum yani yoksa ne kilo almasi canim..
Made me feel like home :')

Ay cok uzun oldu bu, yollayayim bari. Gelecek haftalardan da spoiler vermeyeyim. Gorusmek uzereeee! 

Monday, October 19, 2015

Beklenen Bulusma

Eveeeet, Norvec'e geldigimde 3 gunluk bir kampa girdik demistim. Ilk kampta tam 137 kisiydik. Yanlis hatirlamiyorsam 4 yildizli bir otelde, sicacik ve modern odalarda, cesit cesit yiyecek ve yemekle, dunyanin her yerinden arkadaslarimizla, 30'a yakin 'LEDER' (lider, gonullu, saperon) ile, AFSNorway'16 olarak hep beraberdik. Ve ilk kamptan itibaren hepimiz 2. kampa yani Arrival Camp Part 2'ya gun sayiyorduk.
Part 2, Part 1'den kat kat guzeldi diyebilirim. Ilk kampta kalabaliktik, herkes sadece birbiriyle konusup tanistigi kisilerin isimlerini ogrenmeye calisiyordu, insanlar genellikle kendi ulkelerinden arkadaslariyla takiliyordu, ve otelden cikmadigimiz icin pek de birseyler yapma firsatimiz olmamisti. Ilk kampin geneli klasik AFS konferanslari, konferanslar arasi 'energizer' oyunlari, etkinlikleri ve bilgilendirme seminarlari ile gecmisti. Oteldeki son gecemizde de, hepimiz Norvec'in ayri bir kosesine gittigimiz icin, ayrilma partisi tarzinda birsey yapmistik bol dansli muzikli falan. O kamp da guzeldi tabii ki, hava sicakti, birden facebookta 100 arkadas ekledim falan filan.. Ama 2. kamp... Bunu soylerken utaniyorum ama 2. kamp Istanbul'daki IGOK'tan bile guzeldi bence. (Don't judge.)
Simdi nereden baslayayim anlatmaya bilemiyorum, o yuzden persembe gununden baslayayim.
Persembe gunu okulda guzel bir gun gecirdim, kamp heyecanindan kudurdugum, Sosyoloji sinavinda 19da 12 yaptigimi ogrendigim icin mutluluguma mutluluk ekledigim bir gundu. Okul cikisi apar topar eve geri gidip bir gece onceden hazirladigim valizimi, sirt cantami ve uyku tulumumu alip tekrar otobuse bindim (uyku tulumuna ihtiyacim oldu evet) ve Tønsberg'e gittim. Otobus istasyonunda Katie-USA ile bulusup tren istasyonuna gittik. Istasyonda Tijana-SER'yi da bulduktan sonra biletlerimizi alip treni bekledik. Trenin durdugu istasyonlardan birinde 3 AFSli arkadasimiz, Ufuk-TUR, Xavier-ESP(o Katalan oldugunu soyluyor) ve Chiara-ITA'da bizimle ayni trene bindi. Imkansizi basararak 6 kisi ayni vagonda oturduk, genelde trende 2 kisi yanyana bile zor oturulur cunku. Goz acip kapayincaya kadar Drammen'deki tren istasyonuna yani Norvec Region 2 AFSlilerin bulusma noktasina geldik. Istasyonda ilk karsilastigimiz kisi gonullulerimizden biri ve mavi sacli Amerikanimiz Kyradaan (telaffuzunu kimse beceremedigi icin Kiri diyoruz) oldu. Sonradan ogrendik ki Brezilya'li arkadasimiz Constanza da bizimle ayni trendeymis aslinda. Italyanlar, Cinliler, diger gonulluler derken sayimizi 21 ogrenci + 3 gonulluye tamamladik ve otobuse bindik. Tabii ki eglence otobuste basladi, hepimiz en arkaya oturduk, Vestfold'dakiler (benim yasadigim kommune) haric hic birini 2 aydir gormemistim, konusulacak, anlatilacak cok sey vardi. AFS bu kamp icin kocaman bir "hytte" (hatirlatma: dagda, ormanda, gol-nehir kenarinda olabilen kulubeler) kiralamisti. Drammen'den Maristuen'e (kulubenin adi) gelmek 1.5 saat surmustu, hava erken kararmaya basladigindan ve orada asiri sisli oldugundan yol harici hic birsey gorememistik. Bir sure sonra otobus anayolda durdu ve gonulluler valizlerimizi alip yurumemiz gerektigini soyledi. Gecenin karanliginda onumuzu bile goremiyorduk. Zorlu bir mucadeleden sonra eve ulastik. Once bir afs klasigi olarak salonda onca koltuk varken yerde cember yapmamiz istendi. Kurallar, guvenlik onlemleri vs. gibi konulardaki klasik afs konusmasi da halledildikten sonra, oda arkadaslarimizi belirledik ve odalarimiza yerlesmeye gittik. Bizim odamiz en buyuk odaydi ve 4 kisilikti, Katie, Tijana, Kyradaan ve ben. Yanlislikla kaloriferi calismayan odayi secmisiz ki bunu baya sonradan ogrendik. Yerlestikten sonra tekrar asagi, salona indik, gonulluler bizi 4 gruba boldu. Her gun gruplarin gorevi degisiyordu. Persembe aksami cok da is yoktu benim icin, birinci grup aksam yemegi yapti, ikinci grup temizledi. Biz oturduk yedik ictik falan, guzel bir aksamdi yani. Ama hepimiz cok yorgunduk, zaten eve de gec gelmistik yani cok birsey yapamadan uyumaya gittik. Sabah benim bulundugum grup kahvalti hazirliyordu, dolayisiyla digerlerinden erken kalktim. Sabah havanin cok serin olmasindan dolayi soylene soylene asagi indim. Ama sonra kendimi cok sansli hissettim. Cunku gece sisten ve karanliktan goremedigimiz birseyi, sabahin ilk isiklari aydinlatirken goruyordum: Gol. Yine daglarin ortasinda, ama bu sefer cok cok daha guzel. Hepimiz icin gercekten kocaman bir surpriz oldu o gol. Salonun kapisini acip adim atarr atmaz gordugumuz ilk sey. Soka ugramis bir sekilde salona girdikten ancak 1 dakika sonra diger Brezilyalimiz Julio'nun benden once davrandigini ve salonda yarim saattir oturup kahve icerek manzarayi seyrettigini farkettim. Julio-BRA, gercekten kamptaki en cilgin insan. Hatta Norvecin gordugu en manyak kisi olabilir. Bazen bu cocugun kafayi ciddi anlamda siyirmis veya Brezilyadan Norvece bol miktarda ot ve uyusturucu getirmis olabilecegini dusunuyorum. Ama neredeyse gunun 24 saati ayni sekilde davrandigindan dolayi aslinda kisilik ozelliklerinin boyle 'crazy' oldugu sonradan anlasiliyor. Sansima sabahin 7.30unda gayet sakindi, bagirarak da konusmuyordu (surekli yuksek sesle konusan insanlara tahammul edemiyorum). Gonullulerden birinin gelip bize yapacak isler vermesini beklerken onunla oturup konustum. Grubun geri kalani ve gonullulerden 2si asagi indi ve kahvalti hazirlamaya basladik. Burada bir not, 'kahvalti hazirlamak' terimi sadece ekmek kesip kahvaltiliklari kucuk masaya tasiyip 25 adet tabak ve bardak cikarmaktan ibaretti. Ekmek kesme isini Julio'ya verdik, masalara bir kac tabak atip tekrar manzarayi seyretmeye basladik. Yani anlayacaginiz, bu sefer hafta sonumu gecirecegim kulube (kulube demek ayip olur ama) gol kenarindaydi ama ormana 20 saniye yurume mesafesindeydi. 25 yatakli, 10 odali, 25 yataga ragmen sadece 3 adet dusa sahip, kocaman, icinde partiler verdigimiz ve 3 gunumuzu gecirdigimiz salonu ve salonla birlesen bir mutfagi olan, dekorasyonuna asik oldugum bir agac evdi. Devasa bir bahce, trambolin ve muazzam guzellikteki kumsal da burnumuzun dibindeydi. Kahvaltidan sonra bahceye cikip yediklerimizi yakma karari aldik, bu sefer daha onceki AFS kampinda ogrendigimiz energizer'lar 'ice breaker' oldu. Klasik AFS calismalari ve etkinlikleri icin tekrardan farkli gruplar olusturduk ve kahvaltidan sonra AFS kampimiz resmen baslamis oldu. Bizim muthis saperonlarimiz AFSnin gonderdigi kamp programini degistirip butun sikici calismalari cuma gunune almislar sirf cumartesi bize kalsin diye. Ama bana gore o calismalar bile sikici degildi. Yaptigimiz butun etkinlikleri teker teker anlatmayacagim ama ana temalari zaten az cok belli. 'Kulturde dogru ya da yanlis yoktur, sadece farkliliklar vardir.', 'AFS, connecting lives, sharing cultures.' etc, etc.


Etkinlik aralarinda trambolinde oynadik, yorulduk, oturduk sohbet ettik, sahile gittik ve tabii ki fotograflar cekinip bir kez daha Norvec'in ne kadar guzel oldugunu dusunduk. Kart oyunlari ogrettik birbirimize. Sonra aksam oldu, huzunlendik ilk gun bitti diye. Devasa salonda oturup 1 Ispanyol, 2 Italyan, 1 Fransiz, 1 Belcikali ve 1 Turkle sohbet ederken, saperonlardan biri gelip telefonunu hoparlore bagladi ve o an anladim ki AFS kamplarinin en guzel kismindayiz. Herkes ayaga kalkti, Norvecli saperonlarimiz bize Norvecli danslari ogrettiler. Sirasiyla her ulkeden birer sarki calindi, herkes deliler gibi dans etti. Ve sanirim kamptakiler beni en cok dans eden kisi olarak hatirlayacak, herkes surekli hareketlerimi nasil yaptigimi sordu (cidden ozel bir sey yapmiyordum) ve dans dersi alip almadigimi. 9 sene bale yaptigimi ama Tønsberg'de de dans kursuna baslamak istedigimi soyledigimde Belcikali Tom 'Dans kursuna gitmene gerek yok bence sen dans dersi vermelisin' dedi. Ve o kadar dans etmek icin gerekli enerjiyi nerden buldugum hakkinda en ufak bir fikrim yok, mutluyken yerimde duramiyorum sadece. Yine tum gun boyunca yemekleri beraber yaptik, sansimiza bulasik makinesi bozuldu bulasiklari da beraber yikadik. Sayisiz oyun, icebreakers, danslar, etkinlikler derken uyku vakti geldi. Ve cumayi cumartesiye baglayan gece, cok degerli liderlerimiz bize saka yapmak istediler.
Gecenin bir vakti, davul sesi ve cigliklarla uyandirildik. Bir anda odamdaki herkes kufurler etmeye basladi, o an ne oldugunu anlayamadim, kizlarla uykulu uykulu soylenip saperonlarin manyak oldugunu dusunerek tekrar uyuduk. Sabah uyandigimizda yataklarimizda birer tane 'båller' dedigimiz, yuvarlak sekilli tatli ekmeklerden bulduk. Sonradan Tijana'nin soyledigine gore, saperonlar odamiza kadar girip hepimize båller firlatmis. Bana firlattiklari båller bile beni uyandiramadi demekki, cunku ben odaya girdiklerini gormemistim. Bir kez daha uykumun cok agir oldugunu anlamis oldum, ama tabii ki davul seslerine dayanamamistim.
Cumartesi sabahi kahvalti grubunda olmamama ragmen sadece saperonlara fircalamak icin asagi erkenden indim :) Yine Julio benden once gelmisti, kahvalti grubundan 2 kiz daha vardi. Salonun kapisini direkt goren koltuga oturup beklemeye basladim. Cok kizgindim cunku hayatta benim icin en onemli seylerden biri uykudur, uykusuzsam huysuzumdur vs. Ve cuma gecesi uyumakta cok zorlanmistim neden bilmiyorum. Bana gore kizmak icin yeterince sebebim vardi yani... Adinin ne oldugunu hala cozemedigim ama etkinliklerde onun grubunda oldugum tek erkek saperonumuz ilk asagi gelendi. Elimde tuttugum båller ile aciklama yapmasini istedim, sonrasini hatirlamiyorum, sanirim kendimi kaybettim ama artik ne kadar kizdiysam digerlerinden gizli bana jelibonlar sekerler falan verdiler ehehehhe.
Cumartesi gunu 'hug an exchange student day'di (facebook'a gore 10.000den fazla kisinin katildigi bir etkinlik, 17 Ekim), h.a.e.s. day'de AFS kampinda olmak da cok buyuk bir sansti, kahvaltidan ve herkese tek sarildiktan sonra tek bir AFS etkinligimiz kalmisti, onu  da yaptiktan sonra ozgurduk koca cumartesi. Ve en onemli, en unutulmaz ana geldik. Gole girdigimiz bolume. Disarida hava 2 dereceyken, montsuz kapidan disari adim atamiyorken gole girme karari aldik. Hayatimda yaptigim en ama en cilgin seydi diyebilirim, gercekten asla ama asla unutmayacagim. Butun bu cilginlik, sadece AFSden kamp hakkinda aldigimiz mail'deki ihtiyac listesinde 'badetøy' yazdigi icin herkesin valizine bikini, mayo koymasiyla basladi. Sonra da bi baktik odalarda giyiniyoruz, bi baktik bikiniyle disardayiz, bi baktik sudayiz oyle iste. Cok ani oldu, sok oldu, sogukluktan da olabilir gerci, bilemedim. Ama sunu soyleyebilirim ki bir daha asla yok efendim buranin havasi soguk, yok efendim otobuse yururken donuyorum falan filan ASLA soguk hakkinda soylenmeyecegim.
ve bu fotograf her zaman favorim olacak (guldugumuze de bakmayin, donduk)

Sadece 1 dakika suren (ona da sukur) golde yuzme maceramizdan sonra eve kosusumuz ve duslara 2li 3lu girisimizi de yazmazsam olmaz. Golden ciktigimizda hepimizde 'Bacaklarim nereye gitti ya?' duygusu vardi ve acikcasi o kisim korkutucuydu, yani insanin soguktan kendi vucudunu hissedememesi falan. Neyse bu da boyle bir animizdi.
Tekrar kendimizi hissedebilmeye basladigimizda, tabii ki oyunlara da devam edildi. Isteyen bahcede, isteyen icerde, aksam yemeginde barbeku yaptik, cumartesi gecesi bulasiklari da saperonlar halletti, biz de devam ettik eglenmeye. (Taylandca (Tayca?) 5e kadar saymayi ogrenip, ora bulunan herkesle birbirimizin dilleri hakkinda kucuk seyler ogrendik mesela.) Tabii ki danslar eksik olmadi. O aksam uyku saatimizi de daha gec saatlere kaydirabildik.
Pazar sabahi huzunluydu, ayrilmanin huznu degil, hep birlikte kocaman evin heryerini temizlememiz gerekiyordu cunku... Sansliydim ki tuvalet grubunda degil mutfak grubundaydim, cidden, cok sansliydim. Tuvalet grubuna saka yapmak icin tuvalet kagidi ustune nutella falan surup tuvalete birakan vardi cunku (kimin yaptigini tahmin etmek zor degil). Bir yandan ev temizlerken bir yandan da saperonlarla bire bir konusmalarimiz oldu, ailelerimiz, yasantilarimiz hakkinda. 
Isimiz bittiginde ve tekrardan tren istasyonuna birakildigimizda, arkadaslarimiza son kez sarilip 'Independent travel hakkimi kazandigimda gelicem ulan' dedikten sonra cidden huzunlendim. Her AFS kampi kampinda dunya uzerindeki en yakin arkadaslarimi buldugumu dusunuyorum ve kamp sonrasi aramiza kilometreler giriyor yahu. 
Mesela ben bu yazimda ne kadar eglendigimi anlatamadim tam anlamiyla, yok yani olmuyor, o atmosferde bulunulmasi gerek.
Ve boylece bir kampin daha sonuna geldik. 2 Turk, 2 Brezilyali, 5 Italyan, 1 Alman, 1 Ispanyol+1 Katalan, 1 Fransiz, 2 Amerikali, 1 Meksikali, 1 Belcikali, 1 Sirp, 1 Cinli, 1 Hong Konglu, 1 Taylandli toplam 21 AFSli, 21 dunya vatandasi olarak harika ve gunesli bir hafta sonu gecirdim. Bir kez daha dilin, dinin, irkin, rengin, cinsiyetin ne kadar onemsiz oldugunu, hepimizin hem ne kadar farkli, hem ne kadar ayni oldugunu anladim. 
Dunya uzerinde kac kez 1 Turk, 1 Brezilyali, 1 Ispanyol, 1 Italyan, 1 Fransiz, 1 Meksikalinin katildigi bir konusmada bulunabilirsiniz ki?

"Are we human, or are we dancer?"

Jeg elsker dere, jeg elsker Norge, jeg elsker region 2, jeg elsker AFS!

Monday, October 5, 2015

Hedalen Seyahati

Son yazimi okudukca tekrar tekrar utaniyorum, o nasil bir acele, nasil bir karisiklik... Sadece yazmis olmak icin yazdigim bir yazi, en sevmedigim, en benden uzak yazim. Sifir duygu, sifir betimleme, bana gore gunlukten baska hicbir seye benzemeyen bir yazi.
Høstferien bugun sonlandi, sonbahar tatilim gercekten muthisti. Bir gun Østfold, bir gun Oslo, diger gun trenle tek basima Holmestrand seyahati derken, persembe aksami Hedalen'a dogru yola ciktik.
Kirmizi isaret evim, yildiz isareti 3 gun gecirdigimiz yer.

Persembe aksami host annemin erkek kardesinin evinde bir gece kaldik, onunla ve esiyle daha once baska bir aile uyesinin dogum gunu kutlamasinda tanismistim. Cocuklari olmayan ama asiri mukemmel, kelimelerle ifade edemeyecegim kadar canayakin ve tatli bir kediye sahip, orta yasli, minik bir aile. 
Cuma sabah Hedalen'e dogru devam ettik. Ogleden sonra oraya vardik. Gittigimiz aile, "Norvec'in kuzey kismindaki insanlar daha sicaktir." tezini dogrulayan turden bir aileydi (cok da kuzeye gitmemistik ustelik, 4 saatlik yol, Samsun-Ankara gibi). Baba, Arne, marangoz, ama oyle dolap, masa yapanindan degil, Norvec'in genelinde cok yaygin bir sey olan "hytte" yani agaclar arasinda, bazen dagda, bazen bir nehir kenarinda, ailelerin her firsatta ufak kacamaklar yaptigi, ici mis gibi agac kokan, alandan tasarruf etmek icin icinde ranzalar bulunan, 2 odacikli minicik kulubeler insa ediyor. Haliyle kendilerinin de kocaman bir evi, iki de kucuk, gercekten minik kulubeleri var. Kulubelerden biri dagda, kayalarin arasinda, digeri ise bir nehir kenarinda. Anne, Reidun Marie, sanirim Norvec'te bulabilecegim en sicak insanlardan biriydi, benimle ozel olarak ilgilendi tatil boyunca. Ilk geldigimiz aksam burada yedigim en lezzetli somonu yedim, ben bile balik yemeye alisabildim, gercekten kendime inanamiyorum. Anders, 12 yasindaki ogullari. Host kardesim Victor'un yakin arkadaslarindan biri. Bu yaz ben Norvec'e gelmeden once bir kac kez evimize kalmaya gelmis. Ve, Angelica. Tatilde basima gelen en guzel seydi bence. Aile Angelica'yi o daha bebekken evlat edinmis. Su anda 8 yasinda, turuncu, duz, kahkullu saclarini surekli iki yandan orduren, mavi-yesil gozlu, bembeyaz tenli, minik ama hepimizden daha guclu ve enerjik bir kiz cocugu. Norvec'e geldigimden beri bebek/cocuk sevmeye hasret oldugum icin, sonunda oynayabilecegim bir cocuk buldum diye nasil sevindim... Burada anneler biraz pimpirikli, eve misafir geliyor bebekli, asla dokunamazsin izin almadan. Bir de ben Turkiye'deyken ne zaman misafir gelse cocugunu ben alirim, siz takilin derim. Bir keresinde evimize misafir geldi, normal bir misafir degil AFS contact person'im geldi cocuguyla. Heyecanliydim bir de o gun, kapiyi caldilar, kucaginda bir yasindaki oglunu gorunce kollarimi actim, bekliyorum ki cocugu bana versin. Vermedi, uzulmustum tabi. Bu da boyle bir animdir, konuyu dagitmayayim, Hedalen'deki bu tatli aileden bahsediyordum... Unutmadan, bir de kedileri var, gri tuylu yesil gozlu, yine cok tatli olanindan.
Angelica, ben, William, Anders, Victor, kulubeye yakin, nehir kiyisinda, sandal ve kanolari, bazi aletleri sakladiklari tahtadan 'garaj'in onu.
Kaldigimiz eve giden yolun iki tarafi da dag, bu kucuk kasaba bir vadinin icinde yani. Etrafta cok fazla ev-ciftlik yok, her evin kocaman ahiri var. Cizgi filmlerde goruruz ya hani, kirmizi, tahtadan, kapisi ve penceleri beyaz ahirlar olur, biraz cizgi film izlemis herkes demek istedigimi anlamistir sanirim. Iste her tarafta o kirmizi ahirlardan vardi. Hedalen pek de kalabalik olmayan bir kasaba, Norvec'in koyu diyebilirim. Daglar arasindaki duzluklere evler yapmislar, bir de tarihi kiliseleri var, cok da ilginc bir hikayesi var. Kilise 1100'lerden kalma. Bin yasina yaklasmis, neredeyse dagin yamacina kurulmus, harika bir manzaraya ve pek cok eski mezara sahip (mezarlar 1700lere kadar gidiyor), ici agac kokan bir kilise. Kilisenin icinde bir ayi postu var. Efsaneye gore, 1300lu yillardaki Buyuk Veba Salgini (Kara Olum, Kara Veba) sonucu Hedalen'daki herkes olmus, yillar boyu Hedalen'a insan eli degmemis. Bir gun bir avci, elinde yay ve okuyla bir kusu vurmaya calisirken, ok kilisenin canina isabet etmis ve avci kiliseyi kesfetmis. Iceri girdiginde kilisede devasa bir ayi varmis, duvardaki ayi postu da o ayiya aitmis. Hedalen'daki insanlar eskiye, geleneklere cok baglilar. Teknoloji gelistikce, ayi postundan ayinin yasini bulabileceklerini ogrenmisler. Hedalen'daki herkes korkmus tabii efsane catirdayacak diye. Ayinin yasini hesapladilar mi hesaplamadilar mi bilmiyorum ama bu kilise halen kullanilmakta, ayrica bir cok turistin de ilgi odagi.

Tarihi kismi gecelim, gelelim Norvec'in guzelliklerine. En bastan anlatmak gerekirse, gittiginiz yere daha varmadan, arabada buyulenmeye basliyorsunuz. Araba yolculuklarina bayilirim cunku genelde 15 dakika icinde uykum gelir arabada, uyurum uzun uzun. Ama burada, arabada uyursaniz cok buyuk hata yapmis olursunuz. Saatlerce yolculuk sadece kafami cama dayayip Norvec'in ne kadar guzel oldugunu dusunmekle gecti. Gun isiginda yanindan gectigimiz butun o daglar, goller, nehirler... Kocaman bir dagin, kocaman bir golu ayna gibi kullandigini gordunuz mu? Resimlerde gordugum o su yansimalarinin photoshop oldugunu dusunurdum ben, ama gercek olabiliyormus. Gunes batarken gokyuzunun renkten renge girebildigini, bazen sabredemeyip her renge ayni anda girdigini ve devasa bir gokkusagina donustugunu gordum. Yildizlarin daha parlak, ayin daha buyuk oldugunu gordum. 
Kocaman vadiler gordum, vadinin arasindan gecen nehirler gordum. Tepesinde karlar olan daglar gordum, daglarin ortasinda goller gordum. Doganin her guzelligini ayni anda tattim.
Norvec'te ilk kez dag yuruyusu yaptim, tum gun suren, arada sirada ates yakilip ateste sosis kizartilan, sonra termoslarda sicak cikolata icilen, daglar icindeki gol kiyisinda dinlenilen, gunes altinda uzanilan, biri yorulmaya basladiginda agzina bir parca cikolata tikilan, harita ve pusula kullanilan, "Simdi de su tepeye cikalim!"li, cok keyif alinan bir doga yuruyusuydu.
Norvec'te ilk kez kano kullandim, nehir kiyisindaki kulubenin garajindan suya indirilen, host kardesle ayni anda tam ortasina basmaniz gereken, basmazsaniz suya dusuren, vadi ortasindaki nehirde yavas yavas, manzaranin keyfini cikararak kurek cekmeniz gereken, dunyanin en dengesiz ve islanma riskli, ama en keyifli seyi. 

 Baliklar tutuldu
Angelica tarafindan temizlendi
Afiyetle yenildi.
Eve gelindi, esyalar yerlestirildi, hemen yemek yenildi, disari cikildi, batakligin ustunden zipline'la gecildi, tufekle atis denemesi yapildi, 5'te 3 tutturuldu, eve girildi, somon yenildi, tekrar bahceye cikildi, trambolinde ziplandi, cok yorulunca iceri girildi, Angelica'yla saklambac oynandi, konusmadan da anlasabiliyoruz biz cunku... Bir guzel uyundu, serin serin boyle... Ertesi sabah muthis bir kahvalti yapildi, daglara cikildi, ateste sosisler kizartildi, eve geri donuldu, dus sonrasi tekrar zipline'a gidildi... Uyundu, uyanildi, bu defa nehre gidildi, baliklar tutuldu, bir guzel temizlendi, pisirildi, yendi. Kano, kayik ne varsa denendi, tekrar eve gidildi, bu defa esyalar toplandi, donus yoluna gecildi.
Tekrar gokyuzunu izlerken, bu defa uyudum, tatli bir yorgunluktu hissettigim. Biraz da uzgundum belki, umarim buraya tekrar gelirim. Tekrar gelemesem de birkac iz biraktim buraya, gittigimiz yerlerde hep ani defterleri vardi ziyaretcilerin yazdigi, onlari doldurdum, Angelica'ya da kucuk bir not biraktim.
Bu da guzel bir tatilin sonuydu.

Not: Hedalen Kilisesi ile ilgili bilgi icin https://en.wikipedia.org/wiki/Hedal_Stave_Church

Thursday, October 1, 2015

bir haftanin ozeti

Yine upuzun bir yaziya basliyor gibi hissediyorum. Yazmayali cok da olmadi aslinda ama anlatacagim seyler birikti. Su anda 'høstferien' yani sonbahar tatilinde oldugumdan surekli gezip etrafi gorme derdindeyim. Gunlerdir eve cok gec geliyorum ve sonrasinda hicbir sey yapmaya enerjim kalmiyor.
Yazmak istedigim seyleri minik bir kagida not aldim, simdi baslamam gerekiyor sanirim. Bugun bu yaziyi bitiremezsem daha hic bitiremem cunku. Sebebini birazdan okuyacaksiniz.
Gecen haftayi anlatmakla baslayayim. Su zamana kadar okulda gecirdigim en guzel haftamdi diyebilirim. Her gecen gun daha da ilerleyen ama derslerde hala yetersiz olan Norvecceme ragmen, sinif ortami ve ogle aralari cok daha mutlu ve eglenceli geciyor benim acimdan. Artik konusmaktan cekinmiyor, anladigim her cumleye egri bugru ama Norvecce bir cumleyle atliyor, sinif arkadaslarimla daha samimi oluyorum. Sabahlari yanima gelip halimi hatrimi soranlar daha fazla mesela, arkamda oturan ve normalde sadece kendi aralarinda konusan cocuklarla muhabbetimiz artti, sinif icindeki gorunmez ama hissedilen iki buyuk grubun icinde bulunmadigim tarafi haricinde herkesle arkadasim diyebilirim. Yalnizlik cekmiyorum kisacasi, herkes yardimci oluyor, artik host ailem disindaki insanlardan da destek gordugumu hissediyorum.
Gecen hafta sali gunu, "Aksjon Colombia" isimli bir tema gunuydu. Gunun ana temasi Kolombiya ve Kolombiya'daki okullarin durumlari olmakla birlikte, gun boyunca baska seylerle de alakali bir cok konferans mevcuttu. Ilk once devasa kantinimizde toplanildi, Greveskogen ogrencilerinin Kolombiya'daki cocuklarla yaptigi Skype gorusmesinin videosu izlendi, Kolombiya'daki okullar icinden goruntuler ve videolar gosterildi. Sonra aslinda Kolombiyali olan ama 10 senedir esiyle Norvecte yasayan, asiri komik ve sempatik bir adam bize ulkesini tanitti. Onu dinlemek gercekten benim icin bile cok zevkliydi, cunku biraz yavas Norvecce konusuyordu ve bu da herseyi tam ve duzgun anlamami sagladi. Bir kez daha Latin Amerika merakim ve Avrupa'daki her exchange'in en az bir kez yasadigi "Latin Amerika varken nerden geldim Norvec'e/Avrupa'ya?" duygularim pekistikten sonra sunum bitti. Onun konusmasi bittikten sonra, diger konferanslara gittik. O gun hangi konferanslara katilmak istedigimizi daha onceden secmistik, benim katildigim konferanslar kadin haklari ve okullarda cinsel istismarla alakaliydi.
Ertesi gun okul cikisinda mini bir exchange bulusmasi daha yaptik, USA'dan Katie ve Hannah, ve yakinlardaki tek Turk arkadasim Ufuk'la okul cikisi McDonald's'a gittik. Tabi ki ben yemedim.. Onlar yemegi bitirdikten sonra Starbucks tarzinda bir yer olan Wayne's Coffee'ye gidip oturduk, bol bol konustuk. Arada sirada exchange'lerle bulusmak gercekten cok ama cok iyi geliyor. Beni benden daha iyi anlayan insanlar onlar. Gercekten su haftalarimi guzel yapan seylerden en onemlileri onlar belki de. Norvec'teki en yakin arkadaslarim oldular, ve arada sirada dusunuyorum, bu yil bittiginde birbirimizden cok cok uzakta olacagiz  mesela. Amerikalilardan bahsediyorum, aramizda okyanus var... Exchange ogrenci hayatimdan sonra kac tanesini tekrar gorebilirim, cok merak ediyorum. Ama henuz bunlari dusunmek icin cok cok erken. Onumde 8 aydan biraz fazla bir zaman var.
Gecen hafta persembe gunu okula gitmedik, cunku persembe gunu Kolombiya icin calisip, kazandigimiz parayi Kolombiya'ya gondermemiz icin bos birakilmisti. Bazi arkadaslarim sokaklarda insanlardan para topladilar, kekler yapip sattilar veya ev isleri yapip ailelerinden harclik kazandilar. Ben evde calisan taraftaydim, evdeki butun pencereleri sildim ve alt kati supurdum (cunku alt kat sadece William'la bana ait olan bir yasam alani diyebilirim). Daha once hic boyle ev isi deneyimim yoktu, bir cok Turk kizi annesinin aksine, benim annem elimi sicak sudan soguk suya sokmama hic izin vermez. Dolayisiyla kendimden pek emin degildim, ama sonuc guzel oldu ve host annem de begendi. Isim cok uzun surmedi, ogleden sonra 2ye dogru isim bitti ve ben de evde takildim.
Cuma gunleri okulda 'fagdag', direkt cevirirsek 'konu gunu', yani tum gun boyunca tek bir dersin islendigi gunlerdir. Gecen hafta cuma gunu Fagdag Samfunnsfag yani sosyolojiydi. En nefret ettigim ders. Ilk yari gayet guzeldi, sabah 9da Tønsberg tren istasyonunun onunde sinifca bulustuk. Norvec'teki multecilere yardim eden bir kurulusu ziyaret ettik, multeciler hakkinda birseyler dinledikten sonra okula geri geldik. Bu sefer okulda bir film izledik, tabi ki cok sevdigim (!) ogretmenim benim Norvecce bilmedigimi unuttu, ingilize alt yazi eklemesini hatirlatmak zorunda kaldim. Film bittikten sonra ogretmenimiz bize filmle alakali birkac soru verdi. Sorular o kadar zordu ki, sira arkadasim bile 1.5 saatte sadece iki tanesini cevaplayabildi.  Sinifin nerdeyse tamami sorularla ilgilenmiyordu, cogumuz bilgisayarlarimizda internette dolasarak 1.5 saati gecirmeye calisiyorduk. Ben de bir yandan Lea'yla mesajlasiyor, ogretmenin beni ne kadar umursamadigindan bahsediyordum. O da cok sikilmisti ve "Gelip bizle otur" dedi. Nasilsa ogretmen ilgilenmiyor diye gayet rahatca kalkip yanlarina gittim. Bir sure bilgisayarda birseyler izledik komik videolar falan, facebook'ta dolastik yani. Cok gecmeden ogretmen beni farketti (soka ugradim, nasil farkedebilir...), ve gelip "Is it too hard for you?" dedi. O an yuzune karsi sadece bagirmak istedim. Kadinin exchange student olmak hakkinda en ufak bir fikri oldugunu sanmiyorum. Sonra ben de bu sorularin tabi ki benim icin asiri zor oldugunu soyledim. Yerime gecmemi ve birazdan bana yardima gelecegini soyledi. Yerime gectim ve sorulari once Ingilizce'ye, sonra Turkce'ye cevirmeye calistim (ve emin olun sadece ceviri yapmak bile cok uzun suruyor). Sonra yanima geldi ve bana sorulari aciklamaya basladi. E ben zaten sorulari cevirmistim, "yardim" olarak gordugu sey bu muydu yani? Ustelik sorularin tamami filmle alakaliydi, film ise Norvec'le alakali. Hayir, zaten Ingilizce de Norvecce de anadilim degil, Norvec'te daha 2 ay gecirmemisim, benim Norvec'le alakali o sorulari cevaplamam icin once hepsini cevirmem, sonra gerekli bilgileri, cevaplari bulmam, duzgun cumleler kurup, kurdugum cumleleri Norvecceye cevirmem gerek. Kadinsa gelmis bana soruyu cevirip yardimci oldugunu dusunuyor. Ofkeden kudurmus bir halde zile kadar dayanmaya calistim. Ama o kadar sinirlendim ki, alev attim resmen, elim ayagim titredi. Sen gel haftalardir beni derslere katma, benle konusma, herkese ders sirasinda sorular sor bana sorma, herkese ders icinde telefon kullanmayi yasakla ama ben kullaninca gormezden gel, 1.5 saat konus konus git, simdi benden o sorulari cevaplamami iste. Delirmek uzereydim resmen. Neyse ki bu ogretmen asil ogretmenimiz degil, asil ogretmenimiz attan dustugu icin Høstferien'den sonra gelecek. Yani o kadinla son dersimizdi. Kafayi yemeden 1.5 ay dayandim. Sonra cikis zili caldi, ve høstferien baslamis oldu. Caroline'le otobuse gittik. Yol boyunca kiza yakindim durdum, ama bana sonuna kadar hak veriyor. O da artik o ogretmenle ders yapmayacagimiz icin cok mutlu.
Okul sonrasi daha once bahsettigim Hannah'nin evine gidecektik Katie ile. Ev ortaminda rahat bir bulusma yapmak istemistik cunku. Ayrica Hannah ile evlerimiz cok yakin, evimin onunden otobuse binsem bir durak sonra Hannah'nin evi. Dolayisiyla yurumeyi tercih ettim, hava da cok guzeldi. Otobus duraginda Katie'yi buldum, sonra Hannah bizi otobus duragindan almaya geldi cunku tam ev adresini bilmiyorduk. Once yiyecek birseyler almak istedik, yakinlarda "Pizza&Movie" isimli bir dukkan var, restaurant gibi degil cunku pizzani alip gitmen gerekiyor, film de kiralayabiliyorsun. Biz de pizza almak istedik ve o dukkana gittik. Pizza secmeye calisirken menude birkac sey dikkatimi cekti. Birincisi, 'Istanbul Pizza' isimli bir pizza cesidi vardi.. Ikincisi, kebap da yapiliyordu bu dukkanda. Ve ucuncusu, dukkan sahibi pek de Norvecli gibi gorunmuyordu. Hikayenin geri kalanini az cok tahmin etmissinizdir ama ben anlatayim, menudeki kebabi ve dukkan sahibini gorunce icimde bir kipirti olustu, bir Turk daha buldum galiba dedim. Kizlara soyledim hemen, olabilir falan dediler ama ben o kadar eminim ki. Sormam lazim tabi, catlarim yoksa. Hemen konusmaya giristim, Turk oldugumu ve kebabi kimin yaptigini merak ettigimi soyledim. Adam benle Turkce konusmaya baslamaz mi... Tabi ki asiri mutlu oldum, oyle boyle degil. Pizzamiz hazirlandi, odemeye geldi sira, adam bana dolaptan istedigin pizza soslarini al dedi, aldim. Icecek birsey isteyip istemedigimizi sordu, dolaptan istedigimi alabilecegimi soyledi. 230 kron odememiz gerekirken 100 kron odedik. Cikmadan once de birseye ihtiyacim olursa gelebilecegimi, her zaman kapinin acik oldugunu, arada gelip kebap yememi soyledi. Nasil mutlu, nasil iyi hissettigimi anlatamam. Ne zaman bir Turk bulsam boyle oluyor... Kizlarin da bu durum cok hoslarina gitti, Turkiye'yi merak ettiklerini ve mutlaka beni ziyarete gelmek istediklerini soylediler. Sonra eve gittik, tamamen yiyip icip yatmaktan olusan guzel ve tembel bir aksamdi. Saat 10a dogru eve yurumeye basladim, daha once eve gece tek basima yurumemistim, sokaklar bombostu. Normalde dolu ve canli olan Teie (evime 10 dk uzaklikta, Tønsberg kadar buyuk olmasa da kucuk bir merkez denilebilir) o an cok bos ve issiz geldi. Ozellikle evime giden sokak ciddi karanlikti, hava da sogumaya baslamisti. Donmadan eve ulastim, ertesi sabah erken kalkmak zorunda oldugumdan dus alip yattim.
Ertesi gun 2. el markette host babama yardim edecektik. Bu market yilda bir kere aciliyor, insanlar daha onceden butun eski esyalarini getiriyorlar, Devasa bir alanda, onlarca masanin ustunde belkide binlerce eski esya vardi. Oyuncaklar, elektrikli aletler, Christmas temali esyalar, kiyafetler, kitaplar... Akliniza gelebilecek her turde esya icin ayri ayri bolumler mevcuttu. Esyalardan kazanilan paranin tamami da hayir kurumuna gonderilecekti. Esyalarin basinda, kafeteryada ve daha bir cok alanda gorevli insanlar fosforlu yelek giyiyordu. William ve ben de fosforlu yeleklerimizi giydik, biz kafede calisacaktik. Once kekleri dilimledik, standi duzenledik, is bolumu yaptik. Yasli insanlar arkadaki masalarda oturup waffle ve kahve yapmakla gorevliydi, bizse saticiydik. Ve ben hic boyle yoruldugumu hatirlamiyorum, ayrica hic bu kadar uzun bir sure Norvecce konusmak zorunda kalmamistim. Saatlerce ayakta kek ve kahve sattik. Arada sirada oturup hotdog falan yedik tabii, aile dostlarimizin cocuklari da orada calisiyordu o gun. Gun sonunda gercekten cok yorulmustuk, 2. el marketin sonunda satilmamis esyalar icinde guzel birseyler bulmaya calistik. Ben aslinda icinde donen balerini de olmasi gereken bir kutu, Ingilizce bir kitap, Norvecce ogrendigimde okuyacagim bir kitap, kucuk bilyeler ve pembe bir makyaj cantasi buldum. Samsun'a getirmek cok zor olacagindan buyuk seyler alamadim. Victor eski bir teyp (kasetcalar?) buldu, bir kac eski kaset de almis. Ve o sey gercekten calisiyordu.
Ikinci el markette isimiz bittikten sonra butun gun orada calisan arkadaslarimla bowlinge gittik. Yaklasik 10 kisilik bir gruptuk sanirim, 5e 5 bolunduk bowlingte. Gercekten cok eglendim, bowling sonrasinda ne yapacagimiza karar veremedik, Solveig'in evine gitmeye karar verdik. Hicbirimizin otobus karti da yoktu, yuruduk uzun uzun. Yol boyunca icinde oynamadigimiz park kalmadi, ve emin olun park derken iki salincak bir kaydiraktan bahsetmiyorum. Her kosede birbirinden farkli muthis oyun parklari var. Oyalana oyalana yuruduk, arada sirada montlari cantalari yere birakip yol ortasinda oyunlar oynadik. Sarkilar soyleyerek, bazen kosarak gectik bos sokaklari. Sonra eve ulastik, oyunlarimiz sohbetimiz devam etti.
Eve geldigimizde yine saat cok gecti, ama direkt yatmadim. Nasilsa pazar sabahi istedigim kadar uyuyabilecegimi biliyordum. Biraz daha oturduktan sonra uyudum.
Pazar sabahi, sabah demeyeyim, pazar oglen uyandim. Victor'un kaset calarini temizledik beraber, kasetleri denedik. Host annemle biraz piyano calistim, genel olarak, en sevdigim tembel pazar gununu yasadim.
--
Yazmaya burada ara vermek zorundayim, ailecek seyahate cikiyoruz. Dondugumde veya bos vakit buldugumda devam edecegim ve høstferien'in kalanini anlatacagim.