Sunday, January 31, 2016

Yarıyıl Kampı

Geçen hafta sonu AFS Region 2 Afslileriyle kamptaydım! 29-31 Ocak.
AFS kampları şu yılın güzelliğine güzellik katan şeylerden bir tanesi. Yakın bölgemdeki ben hariç 20 AFSliyle buluştuğum, muhteşem kabinlerde hafta sonumu geçirdiğim, her seferinde iple çektiğim ve her seferinde musmutlu ama bir o kadar da içim buruk ayrıldığım olaylar AFS kampları. Bu sene boyunca Norveç'te 4 tane kampımız oluyor. Ve geçen hafta sonu 3. kampımızı gerçekleştirdik.
Cuma günü okula gitmedik. Vestfold tarafından gelen 7 AFSli olarak trende aynı bölümde oturabilme şansını yakaladık, emin olun bu trenlerde iki kişi yan yana oturabilmek bile çok zor her seferinde tek başına oturmak isteyen ve 2li koltukları kaplayan Norveç'liler yüzünden. 4'lü koltuklarda tek başına oturan bile görüyoruz... Constanza Larvik'ten yani Tonsbergin biraz güneyinden geliyordu, Katie, Tijana ve ben Tonsberg'teki istasyondan bindik trene. Yolculuk bizim için 45 dakikaydı. 20 dakika sonra Holmestrand durağından Ufuk, Chiara ve Xavier de gelince, takım tamamlanmış oldu. 11.30'da Drammen'deki tren istasyonunda diğerleriyle ve kampta bize eşlik edecek AFS gönüllüleriyle buluştuk. AFSlilerin bazılarını uzun zamandır görmemiştim, tabii ki çığlık çığlığa birbirimize sarıldık hemen.
Her zaman olduğu gibi, biz otobüsün en arka tarafında, 6 kız 1 erkek toplam 7 gönülllümüz en önde, şarkılarla danslarla, bağrışa çağrışa kabine doğru yol almaya başladık. Kabine ulaşmak toplam 3 saat sürdü...


Kabine ulaşmak için dağlarda gayet dolambaçlı yollardan geçtik. Şansımıza hafta sonu boyunca ülke genelinde fırtınalar vardı. AFSden gelen maile göre 'Thor kıyıya vuruyor'du ve dikkatli olmamız söyleniyordu. Galiba bölgelerden birinin kampı fırtına yüzünden iptal edilmişti ve mesajda eğer güvende hissetmiyorsak normalde zorunlu olan kampa katılmayabileceğimiz yazıyordu. Hakikaten de ilk gece rüzgar seslerinden uyuyamadık.
3 Saatlik yolculuk sonrası otobüsten indik ve valizlerimiz, kayak takımlarımızla beraber, hafta sonu boyunca tüketeceğimiz, hatta öğüteceğimiz yiyecek ve içecekleri taşıdık. Rüzgar bizi oradan oraya itiyordu bu sırada, o yüzden otobüs-kabin arası 100 metrelik yolu yürümek hayli zordu. Herkes sağ salim kabine ulaştığında, önce salonda toplandık ve hemen energizer dediğimiz küçük AFS oyunlarından birini oynayıp yorgunluğumuzu attık. Sonrasında her zamanki gibi kamp kuralları sayıldı (kamp boyunca Norveççe konuşmanın şart olması mesela) ve önceden belirlenmiş gruplandırmalar söylendi. Bu gruplara göre artık herkes aktivitelerde veya yemek yapmak, bulaşıkları halletmek gibi ev işlerinde kiminle çalışacağını biliyordu. Sonrasında odaları da önceden belirlediklerini öğrendik, bundan önceki kampta bunu bize bırakmışlardı. Constanza, Chiara ve Almanyadan Nora'yla aynı odadaydım.
Cuma akşamı akşam yemeği benim bulunduğum gruba aitti ve o yol yorgunluğuyla neredeyse bütün sebzeleri ben doğradım ve Taco yaptık. Friday Taco Day çünkü.
Kurt gibi açtık ve kurt gibi yedik.


Cuma akşamı sadece tek bir AFS etkinliğimiz ve bolca boş vaktimiz vardı. Ne yazık ki kamp içeriklerinden bahsetmemiz doğru değil, ayrıca anlatsam bir çok kişi saçma bulacak biliyorum.
Etkinliklerin yine hepsi, sorun bulma-sorun çözme ve kültürel farklılıklar üzerineydi. 23.30 olan yatma saatimize kadar salonda oyunlar oynadık ve sohbet ettik. Salondaki kuyruklu piyano (evet böyle de müthiş büyük bir kabindi) ve başında söylediğimiz şarkılar, 14 senelik piyano geçmişi yüzünden youtube'da bir duyduğunu hemen tuşlara dökebilen Tul, öğrendiğimiz yeni Norveççe şarkılar ve oyunlar, yeni tanıştığımız 6 gönüllü ve önceki kampta da bizimle beraber olan Synne'yle onu görmediğimiz zaman aralığının özeti, şu, bu derken; duş alacaklar yukarı çıksın uyarısı yapıldı. Bir süre sonra salondaki herkesi yukarı çıkarabilmişlerdi, ama bu sefer sorun, aynı koridorda uyuyacak olan 21 AFSliyi odalara sokabilmekti... Gece yarısına yaklaşırken koridorda şınav çekenler, dans edenler, bağıra bağıra şarkı söyleyenler. Bu kadar enerjiyi nerden buluyoruz gerçekten bilmiyorum. Ki bu enerjik insanlar grubuna gönüllüler de dahildi. En sonunda yorulduk gibi oldu, tek bir odada toplanıp film gönüllülerden gizli film izleme düşüncemizi unutuverdik ve cumartesi için enerji toplamamız gerektiğine karar verdik.
Cumartesi sabahı aslında 8.45'de uyanmamız gerekiyordu ama biz gün doğumunu izlemek için 7.30 gibi uyandık bir kaç kişi, Julio, Constanza, Tijana ve ben. Bu, geçen kampta da yaptığımız bir şeydi, iki kampta da kabinler bir gölün yanındaydı çünkü. Söz vermiştik birbirimize 2. kamptan sonra, üçüncü kampta da göl varsa sabah erkenden kalkılacaktı! Havanın geç aydınlanıp erken karardığını hesaba katmamıştık tabii, 7.30 bile gün doğumunu izlemek için erkendi. Kahve yapıp biraz daha bekledik.
Cumartesi günü kesinlikle beklediğimden daha yoğundu. Çünkü etkinlikler arasına kayak yapmayı da kattık ve gün ciddi anlamda yorucu oldu. Bir de kayak biraz zaman kaybettirdiğinden, aktiviteler de kaydı.
Kayak, etkinliklerin tamamlanışı, tekrar akşam yemeği hazırlamak derken gün bitti! Cumartesinin en güzel kısmı, her kampta olduğu gibi kızlar ve erkekler olarak ayrılıp, abur cubur ve mum ışığı eşliğinde, biraz daha derin ve özel konuşmaktı. Her zaman olduğu gibi aklımızdaki, merak ettiğimiz şeyleri veya problemlerimizi kağıda yazıp topladık ve gönüllülerle birlik olup anonim olarak aldığımız 'problem kağıtçıkları'na çözüm ürettik. Bu her zaman en sevdiğim kısım oluyor, çünkü genellikle çok duygusal ve daha samimi bir ortam oluşuyor, hani bir de acıklı müzik olsa ağlamaya başlarız hep beraber. Tabii ki konuşmalar bittiğinde de 'Acaba erkekler aralarında ne konuşuyor' tarzı tahminlerde bulunduğumuz da oluyor.
Bütün aktiviteleri tamamladığımızda biraz geç de olsa asıl eğlenceyi başlatabildik. Bir klasik daha, kampın son gecesi son ses müzik ve dans. Biraz abartıp çıplak ayak karlar içinde dans etmiş de olabiliriz gerçi. 10 saniyeliğine falan. Gece 4 buçukta uyumaya gittik, bu sefer gönüllüler pek sıkı değillerdi uyku konusunda. Onlar da bizle eğlendi çünkü
3-4 saat kadar uyuyabildikten sonra, son gün başladı. Pazar temizlik günüydü, bütün kabini baştan aşağı temizledik gruplar olarak. Son aktivite de, host ailelerimiz, yaşantımız ve bir öğrenci host etmenin güzellikleri şeklinde soruları cevaplayıp AFSye kompozisyon yazdık. Öğrenci yollamakta sorun yokmuş ama host aile bulamıyorlarmış çünkü.
Son olarak salonda toplandık ve bir kamp değerlendirmesi yaptık. Herkes bir pozitif bir negatif şey söyledi kampla alakalı. Sanırım seneye yine bu kabini kullanacaklarmış.
Norveçteki her kabinde bulunan ziyaretçi defterine yine izimizi bırakmayı unutmadık, kampı özetleyip herkese imza attırdık. Ziyaretçi defterini karıştırırken geçen sene de öğrencileri buraya getirdiklerini gördük...
Ve sonra artık kabinden ayrılmamız gerektiği söylendi. Herkes o kadar hüzünlüydü ki... Hep bu kampta kalalım dedik, dördüncü kamp olmasın. Dördüncü kamp dönüş kampı çünkü, her şeyin biteceği, hepimizin veda edeceği kamp.
Bu sefer ayrılırken içimiz daha da bir buruktu, yılı yarıladığımızdan mıdır, beş ay içinde kamp olmayışından mıdır bilemem.
Yine 3 saatlik yolculuk, herkes uyudu.
Drammen istasyonuna geri döndüğümüzde, yine birbirimize sarılmaya başladık ama bu sefer hüzünlü. Her ne kadar herkes çok mutlu olsa da, herkes hüzünlü aynı zamanda. Aynı exchange'e başlamadan önceki zamanlarda yaşadığımız duygu karışımları gibi, son yaklaştıkça her şey daha da karışıyor.
Trende yine 7 kişiydik, 3'ü 25 dakikada indi, biz biraz daha kaldık. Sonra yine Tonsberg.
Harika bir kamptı ama bu duygu karışımları beni gerçekten öldürecek.
Ufuk, Julio, ben




#TeamKristiansand! Kristiansand'da yaşayan iki güzel İtalyan


Seviyorum bunları be. Bazı gönüllüler ve üçüncü ailem olarak adlandırdığım Region 2!

NOT: Resimlerin hepsi Tijana'nın kamerasına ait.


Wednesday, January 27, 2016

Kreşte Geçen Bir Hafta

Böyle güzel geçen koca bir Ocak ayı hakkında tek cümle yazamamak gerçekten çok üzücü.
Şimdi nereden başlayayım, nereyi anlatayım diye kara kara düşünüyorum.
Okul açılalı 4 hafta oldu. Bu 4 haftanın 1'inde okula gitmeyip çalışmamız gerekiyordu, sanırım daha önce bu aktiviteden bahsetmiştim blogumda. SA-Uka yani sosyal aktivite haftası, Norveç'teki AFSlilerin gönüllü olarak herhangi bir yerde iş bulup çalıştığı bir hafta. Norveç'te Norveçli ailelerle yaşayıp, okullarda Norveç'li arkadaşlarımızla Norveççe eğitim görüyoruz. Bu çalıştığımız haftanın ana olayı da 'İnsan Norveç'te nasıl çalışır/iş bulur?' idi. 
İş bulmakta bir sıkıntı yaşamadım, patronum Katie'nin host annesiydi çünkü. Bir kaç ay önce bir gün Katie'nin host annesi, Katie ve beni Asker diye bir şehre bırakacaktı arabayla (Oslo da olabilir, hiç hatırlamıyorum). Arabada sohbet ederken laf arasında SAUka'da ne yapacağımı sormuştu, ben de çocuk yuvasında çalışmayı çok istediğimi ama iş aramaya henüz başlamadığımı söylemiştim. Meğerse kadının kendi müdürlük yaptığı bir çocuk yuvası varmış... Ben işimi arabada buldum yani.
Bir pazartesi başladım işte çalışmaya kreşte. Kreş benim yaşadığım adada, otobüsle 15-20 dakika mesafede bir yerdeydi. 
Kreşte 3 çocuk grubu vardı, 1-2 yaş, 2-3 yaş ve 3-5 yaş. Norveç'lilerin çok acımasız olduğunu düşünüyorum, çocukları 1 yaşına basar basmaz, daha poposundaki bezi atmadan hoop çocuk yuvasına. Sabahtan akşama kadar çocuklar kreşte, arkadaşları ve öğretmenleriyle. Sabahın 7sinde ailesi tarafından kreşe getirilen, gözlerinden uyku akan minik insanlar.. 1-2 yaş grubuna artık üzülmeyi geçtim, içim acıdı gerçekten. Yürümeyi bilmeyen, ağzında emzik, poposunda bez, doğru dürüst konuşamayan, hatta daha konuşma aşamasına geçmemiş küçücük çocuklar vardı, sınıflarının kapısında da sıra sıra bebek arabaları diziliydi. Çok garip bence ama Norveç kültürüne baktığımızda nasıl normal bir şey olduğu aşikar. Anne-baba çalışıyor, anneanne, babaanne gibi yakın akrabalar ayda yılda bir görülüyor ya da Norveç'in öbür ucunda yaşıyor. Doğum izni bittikten sonra çocuğu işe getiremeyeceklerine göre, kreş en iyi, hatta tek çözüm. Bu, ilkokuldan önce hiç kreşe gitmemiş biri olduğum için bana gayet garip geldi ama biliyorum ki Türkiye'de de son zamanlarda küçüklükten kreşe başlayan çok çocuk var.
Neyse, benim çalıştığım (çalışma denebilirse buna) grup 3-5 yaş aralığındaydı, en az sorunlu çocukluk dönemi olarak da düşünebiliriz. Bez değiştirme derdi yok, şakır şakır konuşuyorlar, her dediğini de anlıyorlar, uslular. Herkes kendi işini kendi yapıyor sınıfta, ki bu sınıfı Türk anneler görse kriz falan geçirebilirlerdi. Makasla ve kağıtla bin bir çeşit şekilli duvar süsü yapanlar mı, sulu boyayla kağıt yerine birbirlerinin suratını boyayanlar mı, yere düşürdüğü salamlı ekmeği sonra bir güzel yiyenler mi... Günün çoğunluğunda dışarıda olmalarını yazmıyorum bile, hatta diğer kreşlere oranla daha az dışarıda duruyormuşuz, efendime söyleyeyim sabahtan akşama kadar, yemek saati hariç dışarıda oynayan kreşler de varmış vesaire. Havanın kaç derece olduğuna bakmadan, herkes giyiyor yün içlikleri kazakları, üstüne bir de su geçirmez tulum böyle fosforlu şeyleri de var üstünde. Eldiven, bere, atkı tam takım. Sonra bir salıyorlar çocukları dışarı, hepsi evden kayak takımlarını getirmiş, kreşin bahçesinde kayak yapıyorlar, kardan adam, kızak yarışı, sonra sok içeri sokabilirsen. 
Çalışma haftamda çok bir şey yapmadığımı ve görevlerimin az olduğunu düşünsem de, hafta sonunu evde hasta ve yatarak geçirdim. Yoruldum çünkü... Sabahtan akşama kadar tek görevim, yardıma ihtiyacı olan çocuklara yardım etmek, kendi aralarında bir şeyi paylaşamayanları ayırıp uzlaştırmak, dışarı çıkmadan önce tuvalete gittiklerinden emin olup giyinirken yardım etmek ve ayakkabılarını bağlamak... Yani küçük bir çocuğun kendi yapamayacağı her şeyde ona yardım etmekti benim görevim. Çok gibi algılanabilir Türk çocuklarıyla karşılaştırılınca, biz prensler prensesler gibi yetişiriz, elimizi sıcak sudan soğuk suya sokmaz biricik annelerimiz. Ama bu çocuklar 4 yaşında kocaman yetişkinler olmuşlar, büyümüş de küçülmüş misali. Bu da demek oluyor ki aslında çok işim yoktu yapacak. 'E neden yoruldun o zaman?' derseniz, ben çocukla çocuk oldum çünkü. Etrafımda küçük çocuklar olmasını o kadar özlemişim ki, bir çocuğun bana sarılmasını, oramdan buramdan çekiştirip bir şeyler istemesini, bir kızın saçlarını örmeyi o kadar özlemişim ki.. Bir an yerimde durmayıp onlar ne yaparsa aynısını yapmaktan, onlarla oynamaktan yoruldum ben. Yaşadığım en güzel en tatlı yorgunluktu.
Sıradan bir çalışma gününü kısaca anlatayım. 8.30'da kreşe geliyorum, benimle beraber 3-5 yaş çocuklarla ilgilenen diğer öğretmenler ve pedagoglar muhtemelen benden önce gelmiş oluyor (ben hariç 4 yetişkin vardı çocuklarla ilgilenen). Öğlen yemeğine kadar sadece 'etrafı gözle, yardıma ihtiyacı olanlara yardım et' (benim için oyun zamanı yani). Öğlen yemeği geldiğinde herkesin önceden belirli yerlerine oturduğundan emin oluyorum. Sonra çocuklara yemek servisi. Çocuklar yerken biz de kreş mutfağında pişen yemekleri yiyoruz. Ve 5 aydır ilk kez öğlen yemeği olarak sandviçten başka bir şey yedim, evet.. Kreşte sıcak yemek çıkıyordu çünkü. Resmen böyle çorba, diğer gün balık ve patates püresi, öbür gün sebzeli garip bir şey... 'Evden kendi matpakke'ni getirme, burada yersin' dediklerinde açıkçası kreşte de ekmek salam brunost falan yiyeceğim sanmıştım; hayal kırıklığı oluşturmamıştı bu, alıştık çünkü artık hep aynı kader, iki dilim ekmeğe mahkumuz... Neyse yemek konusunda hüzünlenmeye başlamadan devam edeyim. Öğle yemeğinden sonra dışarı çıkma vakti. Çalıştığım hafta boyunca havalar hep -15 - -12 derece arasındaydı. Kar desen diz boyu. Gel gelelim yine de her gün 2 saat dışarıdayız. 25 çocuğu tuvalete gönderip giydiriyoruz bir güzel kat kat, sonra hepsi dışarı. Günde toplam 30 dakika olan dinlenme hakkımı hep çocuklar dışarıdayken kullanıyorum ki daha az dışarıda durayım. Bu 30 dakika içerisinde dinlenme odasındaki kanepede bir güzel uzanıp kahvemi içiyorum ve çalışma esnasında kullanmamın yasak olduğu telefonumla hasret gideriyorum. Ama her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi, dinlenme vaktimin de sonu geliyor ve ben de kat kat giyinip çocukları izlemeye, pardon, çocuklarla oynamaya dışarı çıkıyorum. 13.30-14.00 gibi içeri giriyoruz, bu sefer soyunmalarına yardım ediyoruz, ıslak eşyaları plastik torbalara doldurup üstünde kendi isimleri ve resimleri bulunan dolaplarına tıkıştırıyorlar. Oyun sonrası olduğundan birer ikişer dilim ekmekle sandviç yapıyorlar, yanında da meyve. Sandviçsiz gün olmaz çünkü burada... NEYSE, içeride yine aktiviteler tam gaz devam, enerjileri bitmiyor hiç. Resim yapanlar, minik boncuklarla şekiller oluşturanlar, oyun hamurları, legolar, müzik sistemini açtırıp Norveçli 13 yaşındaki ünlü şarkıcı ikizler Marcus&Martinus şarkıları eşliğinde dans edenler.. Saat 2.30dan itibaren aileler gelmeye başlıyor, gruptaki çocuk sayısı birer birer azalıyor. Benim çalışma günüm de saat 16.00da, bitkin, dağınık ama mutlu bir şekilde otobüste son buluyor. 
Bu haftanın bana kattığı şeyleri saymakla bitiremem. Tüm hafta boyunca neredeyse kesintisiz Norveççe anlaşabilmek ve bunun bana getirdiği mutluluk ve 'Vay be, ben kapmışım Norveççe'yi' hissiyatı, çocukların bana yüklediği pozitif enerji, okulun getirdiği o stresi almasının yanı sıra, çalışma arkadaşlarımla kurduğum arkadaşlık ve sohbetler, Katie'nin annesiyle de aramda oluşan boss&employee ilişkisi, her gün yorgun ama gülümseyerek uyanmak ve kendime şikayette bulunacak problemler yaratamamak... Kreşte çalışmak, verdiğim en doğru karardı. Bana en uygun mesleklerden biri olduğunu düşünüyorum çocukları sevdiğim için. Mesleğini yaparken mutlu olmayan bir çok insan varken, benim çalıştığım yer her zaman yüzümün güldüğü ve bir nevi ruhumu dinlendiren bir yerdi. İleride kreş öğretmeni olur muyum diye düşünüyorum ama Türkiye'de olmam. 
SA-Uka'yı da böyle geçirdim işte. Haftanın sonunda AFSye deneyimimiz hakkında bir rapor yazıp göndermemiz gerekti Norveççe olarak. Başta baya üşensem ve hiç istemesem de (zor, yorucu olacağını ve zaman alacağını düşünüyordum çünkü) 1 saatten kısa sürede 2 sayfalık bir rapor yazdım. Yakın zamanda en iyi raporu açıklayacaklarmış. 
SAUka bittiği için üzülüyorum biraz ama okuldaki arkadaşlarımı da özlemişim aslında. Son zamanlarda exchange öğrencilerden çok Norveçli sınıf ve okuldan, hatta korodan arkadaşlarımla takılmaya başladım. SA-Ukadan sonra okula başladığımda anladım ki aslında onlar da beni özlemiş ve merak etmişlerdi. Kreş deneyimim hakkında öğretmenler dahi soru soruyordu. 
Sanırım kreşteki çocukları özleyeceğim. Hepsini sadece 5 gün görsem de, ismimi bir türlü hatırlayamayan, (2 kız ve 1 oğlan çocuğu hariç kimse ezberleyemedi ve günde yüz kez sordular 'Hva heter duuuu, igjen??' *What's your name, again?* şeklinde), ilk gün saçlarımı iki yandan örüp geldim diye haftanın geri kalan her günü 'Bugün niye saçın böyleeee?' diyen, 'Dizine oturabilir miyim??' 'Hayır ben onun dizine oturacaktım!' tarzında mini tartışmalar yaşayan, 'ha det bra kos*' 'god morgen kos**' 'jeg falt ned kos***' bahaneleriyle sürekli sarılan bu minik sarışın maviş bebekleri nasıl özlemeyeyim? 
Bir AFS stuff daha böylece tamamlandı. 

* Öncelikle 'kos' kelimesi, 'koselig' sıfatının isim hali gibi. Çevirisi yok maalesef. 'Ha det bra kos' da çocuk eve gidiyorsa veya ben eve gidiyorsam ayrılık çanları çalmadan önce yaşadığımız küçük bir sarılmadır. 'Görüşürüz kos'u'
** Bu da onun sabah versiyonu 'günaydın kos'u'
*** Bu da onun biri yere düşüp canı yandığında gerçekleşen 'yere düştüm kos'u'

Not: Bazen çocuklar ağladığında, önce sakinleştirip sonrasında da 'öpeyim de geçsin' metodunu uyguladığım doğrudur. Türkiye'de anne öpücüklerinin ne kadar iyileştirici olduğunu hepsine teker teker anlatmamdan sonra her düşen 'kyss meg' (kiss me) şeklinde yanıma geldi. 
Not 2: Fotoğraf çekmem yasaktı, ki telefonumu bile kullanamıyordum zaten. Ayrıca çocuklar veya iş arkadaşlarım hakkında konuşmam da yasaktı aslında. Neyse...

Sevgiyle kalın! 

Monday, January 4, 2016

Oslo Turu

Salı günü Oslo'ya gittik.
Kesinlikle müze içi aydınlatma
değişikliği yapmalılar... Kon-Tiki
salı.
Hafta sonu filmini izlediğim Kon-Tiki müzesini gezdik ilk durak olarak. Kon-Tiki seferi, 1947'de Thor Heyerdahl ve 5 arkadaşının, sadece bir salla Güney Amerika'dan başlayıp Pasifik Okyanusu'nun aşarak, Tahiti'nin doğusundaki Polinezya adasına ulaşma macerasıdır. Biliminsanı Thor, üniversitenin son yılındayken zooloji çalışmaları yapmak için 10 ayını Polinezya'da Polinezyalıların kültürünü incelemekle geçirmiş bir genç adamdı ve eski çağlarda insanların Güney Amerika'dan salla okyanusu aşıp Polinazya'da koloniler kurmuş olabileceğini düşünüyordu. ABD'de ve Norveç'te kimseyi kendine inandıramayan Thor, teorisini kanıtlayabilmek adına, eski dönemlerde kullanılan balsa ağacı kütüklerinden yaptığı ve hiç bir modern teknoloji ürününe yer vermediği Kon-Tiki isimli salı ve 5 arkadaşıyla Peru'dan yola çıkmış. 101 gün sonra 6900 km giderek adalara ulaşmış. Tayfa sonrasında güvenli bir şekilde ülkelerine geri dönmüş. Thor'un kendi kamerasıyla çektiği, 1950 yapımı siyah-beyaz film, en iyi belgesel Oscar'ını almış. Thor'un kendi yazdığı veya başkaları tarafından yazılmış bir çok kitap da mevcut. Thor daha sonra seferlerine devam etmiş, mesela papirüsten yapılmış Ra isimli teknesiyle Fas'tan Güney Amerika'ya varmak istemiş, böylece eski devirlerde böyle bir yolculuğun yapılıp yapılamayacağını ortaya çıkaracakmış ama bir süre sonra papirüs suya dayanamaz hale gelmiş ve yolculuğunu yarıda kesmiş. Sonrasında Ra II isimli tekneyle bu seferini de tamamlamış.
Biz 2012 yapımı filmi izlemiştik ve çok güzeldi. Film sonrası bir müze de olduğunu öğrendim, öncesinde Oslo turu planlıyorduk ama Kon-Tiki müzesi ilk tercihimiz oldu. Oslo'daki Kon-Tiki müzesinde de gerçek Kon-Tiki ve Ra salları sergileniyor, hayat hikayelerini anlatan kısa filmler, kullandıkları eşyalar, Thor'un kazandığı Oscar ve kullandığı kamera, el yazısı günlükler, pasaportlar ve daha bir çok şey müzede mevcut.
Daha önceki Oslo turlarımızdan birinde Oslo Guide isimli kitapçığı bulmuştum müzelerin birinde. Kitapçıkta Oslo hakkında herşey var, festivaller, restorantlar, oteller, gidilecek ve görülecek önemli yerlerin listesi... Kitapçığı aldığımdan beri her Oslo turunda gördüğüm yerleri, oturduğum restorantları işaretliyorum. Amacım listenin hepsini tamamlayamasam da en azından en bilinen, belli başlı yerleri görebilmek.
Galeri içinde fotoğraf çekmek tabii
ki yasaktı ama dünyaca ünlü
Scream tablosu olunca insanlar
duramıyordu, ben de bir zarar
gelmez diye düşündüm.
Kon-Tiki'den sonra ikinci durak Nasjonalgalleriet (Ulusal Galeri) idi. Nasjonalgalleriet, Norveç'in en büyük resim, graphic art, çizim ve heykel koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Çok sayıda odadan oluşan galeriyi gezmeye 1. odadan başlıyorsunuz. Antik dönemden 1950'lere.. Odadan odaya geçtikçe, eserlerin modernleştiği, yapıldığı döneme göre tekniklerinin ve içerdiği kavramların değiştiği görülüyor. Bir nevi sanat tarihi müzesiydi yani. Galeride 300den fazla masterpiece bulunmakta, Norveç'li ressam Munch'ün Scream, Madonna, The Girls on the Bridge eserleri, Dahl'dan romantizm, Christian Krohg'dan realizm, Picasso'dan kübizm parçalar... Gez gez bıkmadığım, kocaman bir galeriydi.
Galeriden sonra Oslo Opera Binası'nı gezdik. Aslında gezdik diyemem, içinde pek bir şey yoktu, oyunları izlemeye gelmedikçe salonlar turist ziyaretine açık değildi. Sadece tepesine tırmanıp Oslo manzarasını izlemek çok keyifliydi. Binanın tepesinde bir kaç Türk de buldum ama pek yanaşmak istemedim, komiklerdi.
Fotoğraflar, yürüyüşler, gezmeler derken kahvaltıdan beri biz kez  bile doğru düzgün oturup bir şey yemediğimizi farkettik ve yemek yemeye karar verdik. Aslında host babamla Türk restorant buluruz diye planlamıştık ama her zaman olduğu gibi pizza yemeye gittik ki bu bende kısa süreli bir hayal kırıklığı oluşturdu. Google Mapsten restoranın adresini bulup yol tarifi aldıktan sonra "hadiii pizza yiyoruz" olması üzücüydü, onca Türk yemeği avcumun içinden kayıp gitmiş gibi, tam yiyecekken külahtan kayan dondurma gibi, çöpe atarken çöp kutusunun köşesine çarpıp yere düşen kağıt gibi, şarjı yüzde 1'ken tam şarj aletini taktığında kapanan telefon gibi bir şeydi.
Neyse sonra pizza yedik işte. Ben&Jerry's'de dondurma da yedik ama ben artık cidden bıktım Norveç yemeklerinden de Amerikan mutfağından da. İskender istiyom.
Burada da Oslo içinden bazı fotoğraflar var.

Oslo Opera House


Karl Johans Gate ve arkada
Kraliyet Sarayı görülüyor.

Karl Johans Gate Oslo'nun en
işlek caddesi diyorlar... 
Yılbaşı süsleri ve arkada Norveç'in
ünlü çikolata markası Freia'nın amblemi.
Burada da sarayın önünde 29.09.15 tarihli bir fotoğrafım var. Havaların ne
kadar değiştiği aşikar, gökyüzü mavi olmayı bırakalı çok oldu.

Sevgiyle kalın ve bol bol İskender kebap yiyin benim için..