Daha
öncesinde 100. Gün konulu bir yazı yazmıştım, düşündüm de bu yüz gün
dönümlerinde böyle uzun uzun, biraz daha özenerek yazmalıyım.
Evet,
bugün 200. Günüm Norveç’te. Norveç masalının çoğu gitti, azı kaldı. Bazen
anlayamıyorum nasıl geçtiğini, nasıl böyle hızlı oldu, nasıl gelişti bütün bu
olaylar? Bazen de diyorum ki, vay be, 200 koca gün, dile kolay. Bazen
düşünüyorum, yeter artık eve döneyim, çok oldu bu Norveç artık. Bazense
kalbimde bir sızı oluyor burayı bırakmak zorunda kalacağım o günü hayal
ettiğimde. İşte böyle bir şey değişim öğrencisi olmak, bir dediği diğerini
tutmaz insanın, ne düşüneceği, ne hissedeceği ise hiç belli olmaz. Bir öyledir,
bir böyle. Histeriğiz biz biraz, bazen aşırı güleriz, hemen sonra aşırı ağlarız
mesela. En ufak şey mutsuz edebilir, bazense kendi ülkemizde olsak
önemsemeyeceğimiz detaylar günümüzü neşelendirir, yüzümüzde güller açtırır.
Böyleyiz
biz, dengesiz, ne yapacağı belli olmayan, bazen kendi kendine, sebebini
bilmeden gözleri doluveren, bazen sinirleri bozulup kendi kendine kahkaha atan,
geceleri düşüncelerle boğuşan, her hissi aynı anda yaşayan, içinde fırtınalar
kopan ama sakin olmaya çalışan, psikolojisi yerle bir insanlarız. Şimdi
‘psikolojisi bozuk’ deyince hemen kötü algılamamak gerek. Garip görünsek de
bazen, biz aslında o kadar mutluyuz ki halimizden. Host ülkelerimizde
yaşadığımız iyi kötü her olay, anı, düşünce ve his, her iniş-çıkışımız ve
gel-gitimiz bizim için çok değerli aslında. Çünkü bunlar, bir daha
yaşayamayacağımız şeyler, sadece host ülkemize özel ve geri döndüğümüzde de
burada kalacak, Türkiye’ye asla getiremeyeceğimiz şeyler, bunlar güzel şeyler.
200
gün, dile kolay vallahi. Nasıl geçti nasıl bitti anlayamıyor insan, ama sonra
düşünüyor, “200 mü? Yarım yıldan fazla, tam yıla uzak?” Şimdi 100 küsür günümüz
kaldı ya bir de, hani ne yapsak bilemiyoruz. 100 gün, çok mu, az mı? Neler
yapılır ve yapılmaz? Neye, ne kadar vaktimiz var? “100 gün… çokmuş be!” ve “100
gün mü? Göz açıp kapayıncaya kadar geçer o yahu!”
Benim
200 günüm nasıl geçti diye sorarsanız, inanın ben de bilmiyorum iyi miydi kötü
müydü. HAHAHAHAHAHA Şaka yaptım, tabii ki müthişti o 200 gün. Zorluğuyla, kolaylığıyla, stresiyle,
rahatlatıcı etkisiyle, diliyle, kültürüyle, diniyle, okuluyla, insanlarıyla,
düzeniyle ve nadiren gerçekleşen düzensizliğiyle, havasıyla, suyuyla, karıyla,
güneşiyle, doğasıyla, iyisiyle ve kötüsüyle, her şeyiyle çok etkiledi beni
Norveç, çok. Kendi ayaklarım üzerinde durabilmeyi öyle bir öğretti ki, hatta
şok etkisiyle biraz. Kendimi her konuda geliştirebilmeyi, bir şehrin en hızlı
nasıl öğrenileceğini, bir dilin nasıl ilerletileceğini, nasıl düzenli bir
hayata sahip olunacağını gösterdi bana Norveç. Hayata başka bir açıdan bakmamı,
başka insanların ve bu insanların oluşturduğu kültürün penceresinden dünyayı
görmemi sağladı. Ufkumu genişletti, öncesinde olduğumdan daha da hoşgörülü
oldum. Farklılıkları daha çok sevmemi, kötünün içindeki iyilik ve güzellikleri
görmemi, yepyeni insanlar tanımayı ve bu insanları oldukları gibi sevebilmemi
sağladı. Büyük-küçük her şeyde, samimi söylüyorum, her şeyde ufak ufak kendimi
geliştirebilmeyi ve ileriki hayatımda kendi başıma yetebilmeyi öğretti bana bu
ülke. En basitinden, daha öncesinde hiç tam anlamıyla bir yemek yapmamış,
anneme ufak yardımlar haricinde, hiçbir zaman bir masa donatamamış ben, burada
adeta aşçıya dönüştüm. (Aileme kuru-pilav-cacık üçlüsünü tanıttım, daha ne
olsun.) Veya sorumluluk almayı, iş bölümünü ve iş bölümündeki her bir kişinin
nasıl önemli olduğunu, bir evin nasıl her bir aile üyesi tarafından
geçindirildiğini ve bu evi evirip çeviren tek kişinin anne-baba olmadığını
öğrendim. Hayatı öğrendim kısacası.
Ama
tabii ki, 200 günümün hepsi günlük güneşlik geçmedi. Modumun en düşük olduğu,
vazgeçmeye en yakın olduğum, ağlamama ramak kaldığı, ‘yeter artık’ dediğim,
bıktım gibi hissettiğim anlar çok oldu. İnsanım sonuçta, mükemmel değilim.Neyse
ki zorlukların güzelliğini ve öğreticiliğini de öğrendim burada, her seferinde
kendimi frenleyebildim bu yüzden. Yalnız da hissettim, ülkemi de özledim,
ailemi de arkadaşlarımı da özledim (doğruyu söylemek gerekirse Türkiye’ye dair
en çok özlediğim şey yemekler, özür dilerim Çetinoğlu ailesi <3), kendimi
buraya ait hissedemediğim de çok oldu. Ama hep, bir şekilde üstesinden geldim
bu zamana kadar. Zordu gerçekten, çok zordu; ama deneyimlenebilecek en tatlı
zorluktu belki de. Zorluklarına kadar özleyeceğim ben burayı.
Öyle
bir yazıyorum ki, sanki ömrümün son demleri, Norveç bitince ölecekmişim gibi.
Bir açıdan bakarsak bir nevi öyle değil mi? Burada başka bir hayatım, başka bir
dilim ve başka bir kültürüm var. Burada başka bir Ece var. Her gün biraz daha
değişen bir Ece. Burada bir hayat kurdum kendime, Türkiye’dekinden çok çok
farklı ve Türkiye’deki kimsenin bilmediği. Belki de bu yüzden Türkiye’den
ziyaret falan istemiyorum, iki dünyam çakışır falan. Norveç hayatım bittiğinde
zaten Türkiye hayatımın aynısını geri alacağım; içindeki tek farklı şey sadece
ben olacağım. Aslında düşünürsek, gelmek, gitmekten daha zormuş. Norveç’e
uçarken havaalanında ağlamamam, ama burayı bırakacağım gün 4 ay sonra da olsa
yine de düşününce gözlerimin dolması bunun kanıtı bence. Bitince bitecek çünkü,
aynı hayata geri dönüş yok. Beni üzen ve sanki Norveç’teki Ece yavaş yavaş
ölüyormuş gibi hissettiren şey de bu zaten. Bir daha hiç bir şeyin aynı
olmayacağını bilme hissi. Havaalanında veda ederken, bunun “Sonra görüşürüz”
vedası değil, “Elveda..” vedası olacak olması.. İçim daraldı yine.
200. gün hüzünlü yani biraz, içler buruk. İlk geldiğim zamanlarda “6 gündür bu odada uyuyorum, 2 haftadır okula gidiyorum” tarzında saymalar yapan ben, şimdi saymayı ne zaman bıraktığımı bile bilmeyen ben’e dönüşmüş. Alışmak mı, normal hayata dönmek mi veya artık eski kadar “evden uzak” hissedememek mi bilmiyorum, ama tek bildiğim bu dönüşün, bazı alışkanlıkları ve güzellikleri sadece 11 aylığına değil, sonsuza kadar bırakacak olmak anlamına geldiği, ve bu durumun son zamanlarda beni derinden üzdüğü.
Söyle, havaalanından "yemekler" karşılasın.
ReplyDeleteÇetinoğlu Ailesi.