Thursday, February 25, 2016

Bir Oslo Turu Daha

Oslo, Oslo, Oslo… Bayılıyorum bu şehre.
Evet, pazartesi günü Oslo’daydık, Alya’nın bizde kaldığı günler içinde Oslo’ya gitmeye en uygun olan gün pazartesiydi çünkü hafta sonları yapacak çok bir şey olmuyor ve haftanın diğer günlerinde de okula gidiyordum.
Yani tek bir günümüz vardı ve bu bir gün içinde Oslo’nun en bilindik yerlerini gezmeliydik. Sabah 6 sularında uyandık ve 8.30’da evden çıktık. 9’daki trene bindik ve 10.20de Oslo Central Station’daydık. İstasyonun adı kısaca Oslo S, konumuna bayılıyorum; sahile 10 dakika yürüme mesafesinde, Oslo City alışveriş merkezine ve bütün büyük konserlerin olduğu Oslo Spektrum’e birkaç dakika uzaklıkta, tam şehir merkezi yani. Herkesin geldiğinde görmesi gereken, Oslo’nun sembolleri diyebileceğimiz yerler listesinde Opera House, Karl Johan Caddesi, Kraliyet Sarayı ve Vigeland Heykel Parkı var. İşin kötü yanı ise bu yerlerin birbirlerinden farklı konumlarda bulunmaları. Oslo S’i başlangıç noktamız sayarsak, Operaya gitmek için başka yöne, Karl Johans’a gitmek için başka yöne yürümek gerekiyor. Ama aslında Oslo düşündüğümüz kadar büyük değil ve ulaşım gayet kolay.
Önce Oslo S’de bir diğer Türk arkadaşımız Doğa ve Taylandlı Yong ile buluştuk. İstasyondan çıkıp Opera Binasına, dolayısıyla sahile yürüdük. Opera Binasında görülecek pek bir şey yok aslında, ama şehrin sembollerinden biri ve tepesine çıktığımızda fiyort manzarası müthiş. Hava biraz serince olduğundan içeri de girdik. İçeride tiyatro salonları haricinde, deniz manzaralı bir restoran ve içinde çok çeşitli hediyelik eşyalar bulunan bir gift shop var. Ben Opera binasına daha önce gelmiştim ama hediyelik eşya dükkanını görmemiştim. Oradan kendime kart postal, magnet ve üzerinde Oslo manzaraları bulunan oyun kartları aldım. Sonra binanın tepesine çıkıp Oslo’ya bir de uzaktan baktık.


Opera binası içi

bu binaları Norveçlilerin çoğu sevmiyor, şehrin doğal yapısını bozduklarını düşünüyorlarmış ki bence çok haklılar







İkinci durağımız Munch Müzesiydi. Edvard Munch, herkesin bildiği üzere, ünlü Scream tablosunun Norveçli ressamı. Scream tablosu Munch Müzesinde değil, National Gallery’de bulunuyor gerçi. Ama pazartesi olsa dahi bazı müzeler kapalı olabiliyor, biz de National Gallery’ye giremedik. (National Gallery’yi anlattığım ve Scream’in fotoğrafının bulunduğu başka bir yazım daha var, okuyabilirsiniz.) Neyse, illa galeri gezeceksek, yine Munch olsun dedik. Munch Müzesine gitmek için biraz şehir merkezinin dışına çıkmamız gerekiyordu ve metroya bindik. Daha önce Oslo’ya iki kez gelmiştim ama her seferinde ailemleydim, dolayısıyla ulaşıma kafa yormak gibi bir problemim olmamıştı. Ama bu sefer sadece 5 kızdık, ana cadde olan Karl Johans’dan ve Oslo S’den birazcık uzaklaşmamız gerekiyordu. Önce, kendimize 24 saatlik bir ulaşım kartı aldık. Bu kartla Oslo’daki vapurlar dahil her türlü ulaşım aracını sınırsız kullanabiliyorduk, yetişkinler için 90, çocuklar için 45 kron tutuyordu bu kart. Munch müzesine giderken doğru metroyu bulmamıza Yong yardım etti. Metroda anladık ki aslında karta bile ihtiyacımız yokmuş, kimse kontrol etmiyor çünkü. Kartı bir makineye tutup bip’letiyorsun ama açılır kapısı vesairesi yok, o bip sesini duymadan da geçip gidilebilir yani. Ama biz yine de, çocuk sayılmasak da ve kontrol edilmese de çocuk kartından aldık kendimize. Herhangi bir kontrol durumunda en azından kartsız değildik ama turist rolü yapıp “Yaa bilmiyorduk adult card almamız gerektiğini, çok özür dileriiiz” tarzında bir açıklama yapabilirdik. Turistlere baya hoşgörülü davranıyorlar çünkü. Neyse, biz Exchange öğrenci olduğumuz için polisle falan ne kadar az münasebete girersek o kadar iyi bizim için, ama siz Oslo’ya gelirseniz metroya falan para ödemeyin lütfen. Gelelim müzeye, Munch müzesi, tabii ki Munc h’un bir çok eserini içeriyordu, Madonna ve The Kiss tabloları oradaydı mesela. Munch eserleri yanında, ünlü bir Norveçli fotoğrafçının fotoğrafları sergileniyordu. National Gallery’de olduğu gibi, içeri girer girmez takım elbiseli güvenlikler ve çalışanlar karşılıyor. Öğrenci bileti 60 kron bu arada. Çanta ve montları dolaplara bırakmanız gerekiyor ve yanınızda asla fotoğraf çekmeye yarayan bir cihaz bulunduramazsınız. National Gallery’deki kadar elit bir ortam olmasa da, (insan içeri girdiğinde 1950’larda bir maskeli balo salonuna girmiş gibi oluyor, öyle bir dekorasyon ve ciddiyet) yine de iyi korunan bir müzeydi. Montları çantaları kilitledik dolaplara, yine başka bir güvenlik kapısı, sanki havaalanına giriyoruz, XRay cihazlar falan. Sonunda müzenin içindeyiz. Her şey çok düzenli, sırayla odadan odaya giriyor ve her odada farklı tarzlarda fotoğraflar ve tablolar görüyoruz. Müzenin binası O harfi şeklinde, yani bir noktadan odaları görmeye başlıyoruz ve aynı noktada bitiriyoruz. Tabi ki burada da bir kafe ve hediyelik eşya dükkanı var. Kafede oturmaya vakit yoktu ama hediyelikçiye girmeden duramadık, buradan da kart postal, magnet, rozet vesaire… Saymayayım ben ya neler aldığımı… Neyse, sonra müzeden çıktık, tekrar metro istasyonuna doğru yürüyoruz.  Zaten Oslo’da yaşayan Yong bizden biraz erken ayrılmıştı ve dolayısıyla şehir merkezine kendi başımıza dönmemiz gerekiyordu. Ama metro sandığım kadar karmaşık değildi, şimdi açıklama girişiminde bulunmayacağım ama o daha önceki müzelerden bedava olduğu için teker teker topladığım turist kitapçıkları hakikaten işe yarıyor burada. Artık Norveç’in düzeninden mi yoksa metro gerçekten kolay mı bilemiyorum.
İçini çekemediysek dışı olsun bari dedik...
Sonraki durak, Karl Johan caddesi ve onun ucundaki Kraliyet sarayı. Müzeden sonra metroyla tekrar şehir merkezine yani Oslo S’in yakınlarına geldik. Oslo S’den dışarı çıktığımızda bir taraf Karl Johan (Oslo’daki en büyük ve ünlü cadde), diğer taraf opera. Karl Johan caddesinin sonunda da saray yer alıyor. Cadde boyunca yürürken, bir çok ünlü bina ve mekanı görebiliyorsunuz. Ayrıca büyük ve pahalı markalar da mevcut.
Oslo Katedrali (Oslo Domkirke)

National Theater

Karl Johans Gate'nin birazcığı ve ucunda saray görünüyor

Parlamento Binası 

Doğa ve ben <3

Grand Hotel, celebrity'lerin Oslo'ya geldiklerinde konakladığı yer. Michael Jackson burada uyumuş... Oslo'nun en pahalı ve lüks oteliymiş. Karl Johans Gate'de bulunuyor

Oslo Universitesinin bir parçası veya hukuk fakültesi de olabilir emin değilim
Yavaş yavaş Karl Johan’ı da geçtikten sonra kraliyet sarayına ulaştık. Alya, Katie, Doğa ve ben, tabii ki bol bol fotoğraflar ve videolar çekinerek, Karl Johan’ın her yerinden bir anı edinerek yürürken ve saray yokuşunu tırmanırken, birden biri “Eceeeeee” şeklinde bağırdı. Ses tanıdıktı, Region 2’nin Brezilyalısı Julio bağırıyor sandım, ama bunu diğerlerine söylediğimde gaipten sesler duyduğumu ve bunun mümkün olmadığını söylediler… Biz yürümeye devam ettik ve Sarayın önündeki heykelin oralarda bilin bakalım kimle karşılaştık? Bir ton AFSli Exchange öğrenci – Julio dahil – . Region 2’den Julio, Emma, Nina, Tom; Region 5 yani en kuzeyde yaşayan AFSlilerden Pedro ve Alessandro da Julio’nun evinde kalıyormuş Oslo taraflarını görmek için. Planlanmamış bu AFS buluşması hakikaten çok hoştu. Sonra dedik ki bu insanlarla takılalım biraz. Karnımız da aç ama 10 kişi yemek yemeye gitmek zor olurdu; zaten sabah kalktığımızda, öğlen yemeğine para vermeyelim diye “matpakke” hazırlamıştık kendimize, ünlü Vigeland Heykel Parkı’nda (Exchange öğrenciler arasında “naked statue park” diye geçiyor) yemeyi planlıyorduk. Diğerlerine söyledik ve onlar da aynı şeyi planladıklarını söylediler. Biz de sandviçlerimizi parkta yemek üzere yola çıktık.

Ve ilk exchange grubu! Katie, Nina, Doğa, Tom, ben, Alya, Pedro, Julio, Alessandro sarayın önünde.
Vigeland Parkı, 7/24 ve 4 mevsim açık olan tek yer, üstelik giriş bedava. Kontrol edeni bile yok aslında, içine girip istediğimiz her şeyi yapabilirdik yani. Piknik, çimenlerde uzanma güneşlenme tarzında diyorum; Türkiye’de olsa bu park mangalcılara kurban gidebilirdi bence… Saraydan Vigeland Parkı’na gitmek için o eskimiş mavi tramvaya binmeliydik. Biz 4 kız hariç kimsenin şehir içi ulaşım kartı yoktu; bize de aldığımız için salak olduğumuzu söylediler… Çünkü tramvayda da kartı bipletip bipletmediğimizi kontrol eden yok. Neyse, biz doğru tramvaya bindik; bir süre sonra nedense diğerleri, yanlış tramvayda olduğumuzu düşünmeye başladılar. Ben de hemen çıkardım turist ulaşım rehberini, diyorum doğru yerdeyiz, bu durağı geçtik, sonraki durak bu… Yok, inanmadılar önce, az daha tramvayı terk edeceklerdi. Ama biz doğru tramvaydık ve bundan adım kadar emindim; tramvay parkın kapısının önünde durdu. Bu parka ben daha önce gelmiştim zaten, sonra yine bir fotoğraf seremonisi ve kısa bir yürüyüş.
Parkın giriş kapısı

Arkadaki dikili taş ve çevresindeki heykeller ünlü olanlar aslında ama ben bu kısmı da seviyorum; heykeller bir olup bir şeyler taşıyorlar.


Sonrasında tekrar şehir merkezine geldik ve bir sonraki durağımız Aker Brygge’ydi. Bunun hakkında anlatılacak çok şey yok sanırım, gemilerin falan durduğu, güzel manzaralı bir liman. Limanın sağında Akershus alışveriş merkezi ve solunda, birazcık yokuş yürüyünce Akers Sarayı var. Ama saraya giremedik çünkü kapalıydı.

Limanda diğer Exchange öğrencilerden ayrıldık ve yine 4’ümüzdük, ama bu sefer de Akershus alışveriş merkezinde Auxanne’i bulduk. Limanın bulunduğu caddeden karşıya geçince çok büyük bir gift shop vardı (gift shoplara girince çıkamıyorum) ve biraz içine bakalım dedik. Sonunda kendime çok güzel bir sweatshirt aldım. Çok uzun zamandır üzerinde Norveç bayraklı veya yazılı bir kıyafet arıyordum üst olarak. Öncesinde gittiğim müzelerde ya çok kalitesizdi ya da aşırı kaliteli ve pahalıydı.
Aker Brygge, turistik amaçlı gittiğimiz son yer oldu; akşam üstü biz yine Karl Johan’da mağaza gezerken, 2 AFSli bizi mağazalardan birinde buldular. Aylin ve Karen, Region 4’te (Trondheim ve çevresi, orta Norveç diyebilirim) yaşayan Meksikalı arkadaşlarımız. Sonra baktık 7 kız olduk, güzel bir kafe bulup oturalım. Ama saat 7’ye geliyordu ve bu Norveçlilere göre gayet geç bir saat; 7-8den sonra açık bir yer bulmayı geçtim, sokakta insan görmek bile zor ve bu Oslo için de geçerli. Ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra, akşam 9da kapanan bir cafe bulduk; Espresso House. İki saate yakın orada oturduk; klasik kızsal konuşmalar: Host aileler, kardeşler, anadillerimiz ve ülkelerimiz, Norveçliler, eve geri gönderilen veya geri gitmek isteyen Exchange öğrenciler vesaire… 21.39’daki trene binecektik ve kafe kapanana kadar hep beraber oturduk. Sonra Oslo S’e geri yürüdük ve başka bölgede yaşayan arkadaşlarımıza belki de uzunca bir süreliğine veda ettik.
Trende uyumamız kaçınılmazdı, sabahtan akşama kadar doğru dürüst oturmayıp yemeği bile parkta yemiştik. Akşam yemeği için gittiğimiz müthiş hamburgerci ve kafe haricinde tüm gün yürümekle geçmişti ve artık hiç bir şey yapamaz haldeydik. Çok güzel yerler görmüştük, Alya görmesi gereken ana yerleri ziyaret edebilmişti ve biz hariç 10 exchange öğrenciyle karşılaşmıştık. Kesinlikle çok renkli bir gündü.
Yorgunluk temalı bir fotoğraf... Katie, Alya, Ben, Doğa, Aylin, Karen ve Auxanne, "Vi koser oss med kaffe"
Gece 11’e doğru Tonsbergde, 15-20 dakika sonra da evdeydik ve uzunca bir süre uyanmamayı umarak uyuduk.
İyi ki gelmiş! <3

6 comments:

  1. Bloguna bayılıyorum. Ben de bu sene Afs sınavına gireceğim. Başka bir ülkeye geldikten sonraki zorluklar neler, aileni özlüyor musun, sence hangi ülkeyi seçmeliyim? �� Yeni yazılarını bekliyorum.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Merhaba! Böyle bir yorum almak beni nasıl sevindirdi bilemezsin! Öncelikle çok teşekkürler, şu kış tatili bittikten sonra en kısa zamanda sorularını cevaplayan bir yazı yazmayı düşünüyorum hem sana hem de ilgili diğer insanlara yardımcı olur. Zorluklar saymakla bitmez vallahi zordu.. ailemi de çok çok özlüyorum ama burada da müthiş bir aileyle yaşıyorum ve bu homesick olmamı engelliyor diyebilirim. Ülke seçimi de kişisel özellikler, ilgi duyulan şeyler ve maddi duruma göre değişir. Takipte kal, uzun uzun cevaplayacağım bunları ��❤

      Delete
  2. Replies
    1. Evet bunu konuştuk aramızda Türkçe'de de Aylin diye bir isim var diye.. okunuşu bile aynı ilginçti

      Delete
  3. Ececim sıkı bir takipçi teyzen var bil :D, akıcı dilini, duygu dolu yazılarını, özlemlerini, hasretlerini, tanıttığın yerleri, yemekleri ilgiyle okuyorum. Harikasın. Sevgiler, annenin arkadaşı Sibel Akçalı.

    ReplyDelete