Tuesday, February 23, 2016

Let The Holiday Begin!

Yine başka bir tatile girdik! Sonunda, biraz seyahat ve yeni yerler görme zamanı geldi.
19-29 Şubat arasında kış tatilindeyiz. Ama benim için tatil ve o rahatlık durumları geçtiğimiz hafta çarşambadan beri başladı diyebilirim. Çünkü evde bir misafirim var. 
Aylardır hayal edilen ve karşılıklı gerçekleşecek olan bu seyahat planları sonunda tamamlandı, uçak biletleri alındı, gidilecek yerler listesi de oluşturuldu ve bizim için tatil başladı. Çünkü, blogumdaki ilk yazımda bahsettiğim Türk arkadaşım Alya, çarşambadan beri bizde kalıyor. Alya, AFS Türkiye'nin İstanbul Gidiş Oryantasyon Kampı'nda tanıştığım, Norveç uçağına kadar tekrar görmediğim, Norveç Geliş Kampı'nda hep beraber olduğum ve 16 Ağustostan beri görmediğim ama neredeyse her gün konuştuğum ve tatil planları yaptığım, gerçekten çok değerli bir arkadaşım (Beraber yaptığımız planlar sadece Norveç içi veya sadece bu exchange yılı için değil ayrıca).
Çarşamba günü öğle arasında okuldan çıkıp Tonsberg tren istasyonunda karşıladığım ve uğruna öğleden sonraki dersime baya bir geç kaldığım bu arkadaşımla geldiğinden beri hasret gideriyor, bir yandan da geziyoruz. Benimle beraber okula gitmeye bile katlandı hatta. 
Perşembe ve Cuma tam gün okulum olduğundan fazla bir şey yapamasak da, çarşamba dahil her gün Tonsbergdeki o Türk markete gidip kendimize yiyecek bir şeyler aldık. Çarşamba akşamı Ufuk'u da davet edip kuru-pilav-cacık yaptık mesela. Annem daha önce Türkiye'den bir paket kuru fasulye göndermişti, uzunca bir süredir cesaret edip yapamamıştım, sonunda beraber yapacak birini bulunca tabii.. Cacığın aşırı tuzlu olması haricinde bence müthiş bir yemekti, ailem de gayet beğendiler. Sanırım gerçekten güzeldi ya, kuru-pilava duyduğum özlemle alakalı değildi sanırım.
Perşembe günleri gün ortasında iki saatlik bir boşluğum vardır ve bu boşluğu genellikle ya okul kütüphanesinde, ya şehir kütüphanesinde ya da alışveriş merkezinde geçirim. Bu iki saatlik boşluğu bu sefer şehrin neredeyse her bir köşesini gezerek geçirdik. Slottsfjell haricinde (sonradan göstereceğim burayı tekrar) Tonsbergin sahilini, kütüphanesini, mini butiklerini ve restorantlarını gösterdim, çok tatlı bir şehir gezisi oldu yani. 

Cuma günü kısmen biraz daha yoğun geçti. Okuldan geldik, ve tekrar dışarı çıkmak için hazırlandık. Önce buradaki Türk restorana gittik. Bu restoran Ocak ayında açıldı, hatta tam "Kebap yemeyi özledim" şeklinde biten bir yazı yazmıştım blogumda, o yazıyı yayınladıktan çok az sonra keşfettik bu restoranı. Restoranın adı Kapadokya, sahibi Nevşehirli, 25 sene önce gelmiş Norveç'e ailesiyle. Bütün çocukları Norveç'te doğup büyümüş. Kızı restoranda garson olarak çalışıyor mesela, eşi olduğunu tahmin ettiğim bir bayan künefeyi ve diğer tatlıları yapıyor, kebaplardan erkekler sorumlu. Dekorasyon öyle güzel ki, içeri girdiğimde Türkiye'de bir restorana girmiş gibi oluyorum, Norveç'ten eser kalmıyor. Türkiye'de olsam asla açıp da dinlemeyeceğim o Türk Pop şarkılar çalıyor, Sıla, Hande Yener, bazen biraz daha arabesk şarkılar vesaire. Siyah giyme toz olur beyaz giyme söz olur (bu böyle miydi yahu?) şarkısının çaldığını bile duydum. Her türlü şarkıya eşlik etmeye yetecek kadar ezberlemişim tabi sözleri, söylememe gerek yok. Neyse, tamamen Türk bir restorant diyebilirim, Türkiye'nin çeşitli yerlerinden büyük fotoğraflar duvarlarda, lambalar kesinlikle Kapalıçarşı'dan fırlama, semaver çaydan tutun Yeni Rakı bile var. Menüsüne gelirsek, menü sadece kebaptan oluşuyor, testi kebabına kadar  yapıyorlar. Tatlı olarak sütlaç ve künefe çeşitleri mevcut. Ve en güzeli, açık ayranları var. Neyse, cuma gününü anlatmaya geri döneyim, gittik işte güzel bir yemek yiyelim diye. Bu sefer restoranın sahibi geldi siparişleri almaya, kızı hastaymış çünkü. O kadar çok gidiyorum ki bu restorana, sahibi de farketmiş olacak ki "Hep ondan yiyorsun, bu sefer bunu dene" demez mi bana.. Sohbet ettik biraz, nerelisiniz, neden buradasınız tarzında. Verdik sonra siparişleri, çok aç olduğumuzu söyleyip hızlı gelip gelemeyeceğini sorduğumuzda masamızı donattı abimiz (adını sorsaydım keşke adamcağızın), mezeler, salatalar, turşular, ekstra lavaş ve pideler geldi kebaplardan önce. "Yiyelim bakalım ama umarım midemizi şişirmeyiz" diye diye yedik. Sonra kebap tabakları geldi. Her türlü kebap için fiks bir tabakları var; salatalar, bulgur pilavı, yoğurt ve acılı ezmeden oluşuyor bu tabak, istediğimiz kebap türüne göre de gerekenleri sonradan ekliyor veya çıkartıyorlar. Anlayacağınız bu gelen tabaklar, iki gram et, azıcık lavaş değil, tabak o kadar dolu ki göremiyorsunuz bile. Mezeleri yerkenki korkumuz ondandı yani. Neyse, geldi kebaplarımız, okuldan çıkıp saat akşam 6'ya kadar beklediğimiz için bir hayli açtık, haliyle iyi yedik, baya yedik, güzel yedik. Sonra da üstüne bir künefe, bir de bedava çay.. Bu bedava çay olayı Norveç'lileri baya şaşırtıyor bu arada, bedava bir şey görmeye alışkın değiller de.. Künefeler de bittikten sonra hareket edecek halimiz yoktu vallahi. Ödemeye gelince, künefeyi ödettirmedi bize, "Yeğenim siz 6 aydır biz 25 yıldır gurbetteyiz, künefe bizden" dedi.. Ya ben Türklere bayılıyorum, şovenistliğe girer mi bu bilmem ama şu AFS yüzünden o kadar milliyet tanıdım, yok, kimseyi Türkler kadar sevemiyorum. "Abi bize bi' gün rakı da mı açsak ya" tarzı şakalar gerçekleşse de, yok, Norveçteki Türk abimiz Türkiyede olan bu illegalliği kaybetmiş biraz. Söz verdik, geri geleceğiz bir kaç seneye rakısını açtırmaya.

Türk restoranından ve Türklerin güzelliğinden uzun uzun bahsettikten sonra, gecenin geri kalanını anlatayım. Frik'e gittik beraber, ilk kez Frik'e giderken Norveçli birilerine "senle gelebilir miyiiim" diye sormayıp direkt arkadaşlarımı alıp gitmek çok hoşuma gitti. Katie de Alya da ilk kez gittiler ve çok sevdiler, bundan sonra Katie ile gidebilirim yani hep. 
Frik'te de iyi zaman geçirdik; haftalardır herkese Alya'nın geleceğini anlatıyordum, dolayısıyla Frik'te de sınıfta da bir çok arkadaşımla tanıştı, hepsi de ona karşı çok ilgiliydi.
Cuma akşamı eve biraz geç geldik ve haftanın (daha doğrusu okulun) yorgunluğu vardı, ama yine de biraz daha uyanık kaldık çünkü zaten iki gündür okula gitmek için erken uyuyorduk.
Cumartesi kesinlikle çok güzel bir gündü, ailem bütün gün evde değildi ve biz üç kız tüm gün yemek falan yaptık ve film izledik. Saçma sapan ev topuzları ve pijamalar falan yani. Zaten çok geç uyandığımız için öğle yemeği vaktinde kahvaltı yaptık, muhteşem bir soğanlı kırmızı biberli omletle. Yemek yerken Norveçteki omletlere bazen tuz bile koymadıklarından ve ne kadar boş olduklarından yakındık azıcık. Bir filmden sonra tekrar mutfağa girip akşam yemeğine başladık, menümüz son derece basitti: Kıymalı patatesli gül böreği, peynirli maydanozlu sigara böreği ve Knorrun hazır çorbası. Malzemelerin hepsi Türk marketten tabii. Gerçekten evde olmayı seviyorum ben. Yemekten sonra dışarı çıkarız diye planlamıştık aslında ama üçümüz de baya yorgunduk. 
Pazar günü Verdens Ende'ye (The World's End) küçük bir gezi düzenledik:
Dünyanın Sonu dedikleri bu yer, benim yaşadığım adaya köprüyle bağlı başka bir adanın en en en ucunda. Resimde görülen köprüyü de geçip kayalıklara doğru gidilebiliyor ve en ucuna kadar yürüyüp kendinizi dünyanın sonunda hissedebiliyorsunuz. Aslında karşı tarafta Danimarka var ama yine de hava ne kadar açık olursa olsun tek gördüğünüz şey Kuzey Denizi. Bu bölge her zaman baya bir rüzgarlı, dolayısıyla duyduğunuz tek şey de rüzgar ve kocaman dalgaların kayalıklara çarpma sesi oluyor. Yalnız kalmak için birebir, çok fazla turist veya sadece hafta sonu mini bir hiking yapmak isteyen Norveçliler olsa da, boş bir nokta bulmak zor değil. Ayrıca sadece yaz aylarında açık olan çok küçük bir dondurmacısı var, tabii ki pazar günü açık değildi.


Ve, bu noktada okuyuculara kötü bir haber geliyor, pazartesi gününü anlatamıyorum. Pazartesiyi anlatmaya ne vakit yeter, ne ben yazabilirim onca şeyi, ne de siz şimdi okuyabilirsiniz. Ayrıca, yarın sabah saat 9da uçağımız var ve sabah 4 gibi kalkmam gerekiyor. Ama uçakta uyumazsam zaten yazmaya bir hayli vaktim olacak, kesinlikle iple çekiyorum o günü anlatmayı.

SPOILER: Nereye mi gidiyorum?İneceğim havaalanı o taaa en yukarıdaki, yıldızlı ve kırmızı işaretli yer desem inanır mısınız? 

----------
Herkese iyi geceler, Oslo turunu kesinlikle anlatacağım yarın uçakta.


Ve kesinlikle kafayı bozmadım! hahaha

No comments:

Post a Comment