Oslo, Oslo, Oslo… Bayılıyorum bu şehre.
Evet, pazartesi günü Oslo’daydık, Alya’nın bizde kaldığı
günler içinde Oslo’ya gitmeye en uygun olan gün pazartesiydi çünkü hafta
sonları yapacak çok bir şey olmuyor ve haftanın diğer günlerinde de okula
gidiyordum.
Yani tek bir günümüz vardı ve bu bir gün içinde Oslo’nun en
bilindik yerlerini gezmeliydik. Sabah 6 sularında uyandık ve 8.30’da evden
çıktık. 9’daki trene bindik ve 10.20de Oslo Central Station’daydık. İstasyonun
adı kısaca Oslo S, konumuna bayılıyorum; sahile 10 dakika yürüme mesafesinde,
Oslo City alışveriş merkezine ve bütün büyük konserlerin olduğu Oslo Spektrum’e
birkaç dakika uzaklıkta, tam şehir merkezi yani. Herkesin geldiğinde görmesi
gereken, Oslo’nun sembolleri diyebileceğimiz yerler listesinde Opera House,
Karl Johan Caddesi, Kraliyet Sarayı ve Vigeland Heykel Parkı var. İşin kötü
yanı ise bu yerlerin birbirlerinden farklı konumlarda bulunmaları. Oslo S’i
başlangıç noktamız sayarsak, Operaya gitmek için başka yöne, Karl Johans’a
gitmek için başka yöne yürümek gerekiyor. Ama aslında Oslo düşündüğümüz kadar
büyük değil ve ulaşım gayet kolay.
Önce Oslo S’de bir diğer Türk arkadaşımız Doğa ve Taylandlı
Yong ile buluştuk. İstasyondan çıkıp Opera Binasına, dolayısıyla sahile
yürüdük. Opera Binasında görülecek pek bir şey yok aslında, ama şehrin
sembollerinden biri ve tepesine çıktığımızda fiyort manzarası müthiş. Hava
biraz serince olduğundan içeri de girdik. İçeride tiyatro salonları haricinde,
deniz manzaralı bir restoran ve içinde çok çeşitli hediyelik eşyalar bulunan
bir gift shop var. Ben Opera binasına daha önce gelmiştim ama hediyelik eşya
dükkanını görmemiştim. Oradan kendime kart postal, magnet ve üzerinde Oslo
manzaraları bulunan oyun kartları aldım. Sonra binanın tepesine çıkıp Oslo’ya
bir de uzaktan baktık.
 |
| Opera binası içi |
 |
| bu binaları Norveçlilerin çoğu sevmiyor, şehrin doğal yapısını bozduklarını düşünüyorlarmış ki bence çok haklılar |
İkinci durağımız Munch Müzesiydi. Edvard Munch, herkesin
bildiği üzere, ünlü Scream tablosunun Norveçli ressamı. Scream tablosu Munch
Müzesinde değil, National Gallery’de bulunuyor gerçi. Ama pazartesi olsa dahi
bazı müzeler kapalı olabiliyor, biz de National Gallery’ye giremedik. (National
Gallery’yi anlattığım ve Scream’in fotoğrafının bulunduğu başka bir yazım daha
var, okuyabilirsiniz.) Neyse, illa galeri gezeceksek, yine Munch olsun dedik.
Munch Müzesine gitmek için biraz şehir merkezinin dışına çıkmamız gerekiyordu
ve metroya bindik. Daha önce Oslo’ya iki kez gelmiştim ama her seferinde
ailemleydim, dolayısıyla ulaşıma kafa yormak gibi bir problemim olmamıştı. Ama bu
sefer sadece 5 kızdık, ana cadde olan Karl Johans’dan ve Oslo S’den birazcık
uzaklaşmamız gerekiyordu. Önce, kendimize 24 saatlik bir ulaşım kartı aldık. Bu
kartla Oslo’daki vapurlar dahil her türlü ulaşım aracını sınırsız
kullanabiliyorduk, yetişkinler için 90, çocuklar için 45 kron tutuyordu bu
kart. Munch müzesine giderken doğru metroyu bulmamıza Yong yardım etti. Metroda
anladık ki aslında karta bile ihtiyacımız yokmuş, kimse kontrol etmiyor çünkü.
Kartı bir makineye tutup bip’letiyorsun ama açılır kapısı vesairesi yok, o bip
sesini duymadan da geçip gidilebilir yani. Ama biz yine de, çocuk sayılmasak da
ve kontrol edilmese de çocuk kartından aldık kendimize. Herhangi bir kontrol
durumunda en azından kartsız değildik ama turist rolü yapıp “Yaa bilmiyorduk
adult card almamız gerektiğini, çok özür dileriiiz” tarzında bir açıklama
yapabilirdik. Turistlere baya hoşgörülü davranıyorlar çünkü. Neyse, biz
Exchange öğrenci olduğumuz için polisle falan ne kadar az münasebete girersek o
kadar iyi bizim için, ama siz Oslo’ya gelirseniz metroya falan para ödemeyin lütfen.
Gelelim müzeye, Munch müzesi, tabii ki Munc h’un bir çok eserini içeriyordu,
Madonna ve The Kiss tabloları oradaydı mesela. Munch eserleri yanında, ünlü bir
Norveçli fotoğrafçının fotoğrafları sergileniyordu. National Gallery’de olduğu
gibi, içeri girer girmez takım elbiseli güvenlikler ve çalışanlar karşılıyor.
Öğrenci bileti 60 kron bu arada. Çanta ve montları dolaplara bırakmanız
gerekiyor ve yanınızda asla fotoğraf çekmeye yarayan bir cihaz
bulunduramazsınız. National Gallery’deki kadar elit bir ortam olmasa da, (insan
içeri girdiğinde 1950’larda bir maskeli balo salonuna girmiş gibi oluyor, öyle
bir dekorasyon ve ciddiyet) yine de iyi korunan bir müzeydi. Montları çantaları
kilitledik dolaplara, yine başka bir güvenlik kapısı, sanki havaalanına giriyoruz,
XRay cihazlar falan. Sonunda müzenin içindeyiz. Her şey çok düzenli, sırayla
odadan odaya giriyor ve her odada farklı tarzlarda fotoğraflar ve tablolar
görüyoruz. Müzenin binası O harfi şeklinde, yani bir noktadan odaları görmeye
başlıyoruz ve aynı noktada bitiriyoruz. Tabi ki burada da bir kafe ve hediyelik
eşya dükkanı var. Kafede oturmaya vakit yoktu ama hediyelikçiye girmeden
duramadık, buradan da kart postal, magnet, rozet vesaire… Saymayayım ben ya
neler aldığımı… Neyse, sonra müzeden çıktık, tekrar metro istasyonuna doğru
yürüyoruz. Zaten Oslo’da yaşayan Yong
bizden biraz erken ayrılmıştı ve dolayısıyla şehir merkezine kendi başımıza
dönmemiz gerekiyordu. Ama metro sandığım kadar karmaşık değildi, şimdi açıklama
girişiminde bulunmayacağım ama o daha önceki müzelerden bedava olduğu için
teker teker topladığım turist kitapçıkları hakikaten işe yarıyor burada. Artık
Norveç’in düzeninden mi yoksa metro gerçekten kolay mı bilemiyorum.
 |
| İçini çekemediysek dışı olsun bari dedik... |
Yavaş yavaş Karl Johan’ı da geçtikten sonra kraliyet
sarayına ulaştık. Alya, Katie, Doğa ve ben, tabii ki bol bol fotoğraflar ve
videolar çekinerek, Karl Johan’ın her yerinden bir anı edinerek yürürken ve
saray yokuşunu tırmanırken, birden biri “Eceeeeee” şeklinde bağırdı. Ses
tanıdıktı, Region 2’nin Brezilyalısı Julio bağırıyor sandım, ama bunu
diğerlerine söylediğimde gaipten sesler duyduğumu ve bunun mümkün olmadığını
söylediler… Biz yürümeye devam ettik ve Sarayın önündeki heykelin oralarda
bilin bakalım kimle karşılaştık? Bir ton AFSli Exchange öğrenci – Julio dahil –
. Region 2’den Julio, Emma, Nina, Tom; Region 5 yani en kuzeyde yaşayan
AFSlilerden Pedro ve Alessandro da Julio’nun evinde kalıyormuş Oslo taraflarını
görmek için. Planlanmamış bu AFS buluşması hakikaten çok hoştu. Sonra dedik ki
bu insanlarla takılalım biraz. Karnımız da aç ama 10 kişi yemek yemeye gitmek
zor olurdu; zaten sabah kalktığımızda, öğlen yemeğine para vermeyelim diye
“matpakke” hazırlamıştık kendimize, ünlü Vigeland Heykel Parkı’nda (Exchange
öğrenciler arasında “naked statue park” diye geçiyor) yemeyi planlıyorduk.
Diğerlerine söyledik ve onlar da aynı şeyi planladıklarını söylediler. Biz de
sandviçlerimizi parkta yemek üzere yola çıktık.

 |
| Ve ilk exchange grubu! Katie, Nina, Doğa, Tom, ben, Alya, Pedro, Julio, Alessandro sarayın önünde. |
Vigeland Parkı, 7/24 ve 4 mevsim açık olan tek yer, üstelik
giriş bedava. Kontrol edeni bile yok aslında, içine girip istediğimiz her şeyi
yapabilirdik yani. Piknik, çimenlerde uzanma güneşlenme tarzında diyorum;
Türkiye’de olsa bu park mangalcılara kurban gidebilirdi bence… Saraydan
Vigeland Parkı’na gitmek için o eskimiş mavi tramvaya binmeliydik. Biz 4 kız
hariç kimsenin şehir içi ulaşım kartı yoktu; bize de aldığımız için salak
olduğumuzu söylediler… Çünkü tramvayda da kartı bipletip bipletmediğimizi
kontrol eden yok. Neyse, biz doğru tramvaya bindik; bir süre sonra nedense
diğerleri, yanlış tramvayda olduğumuzu düşünmeye başladılar. Ben de hemen
çıkardım turist ulaşım rehberini, diyorum doğru yerdeyiz, bu durağı geçtik,
sonraki durak bu… Yok, inanmadılar önce, az daha tramvayı terk edeceklerdi. Ama
biz doğru tramvaydık ve bundan adım kadar emindim; tramvay parkın kapısının
önünde durdu. Bu parka ben daha önce gelmiştim zaten, sonra yine bir fotoğraf
seremonisi ve kısa bir yürüyüş.
 |
| Parkın giriş kapısı |
 |
| Arkadaki dikili taş ve çevresindeki heykeller ünlü olanlar aslında ama ben bu kısmı da seviyorum; heykeller bir olup bir şeyler taşıyorlar. |
Sonrasında tekrar şehir merkezine geldik ve bir sonraki
durağımız Aker Brygge’ydi. Bunun hakkında anlatılacak çok şey yok sanırım,
gemilerin falan durduğu, güzel manzaralı bir liman. Limanın sağında Akershus
alışveriş merkezi ve solunda, birazcık yokuş yürüyünce Akers Sarayı var. Ama
saraya giremedik çünkü kapalıydı.
Limanda diğer Exchange öğrencilerden ayrıldık ve yine
4’ümüzdük, ama bu sefer de Akershus alışveriş merkezinde Auxanne’i bulduk.
Limanın bulunduğu caddeden karşıya geçince çok büyük bir gift shop vardı (gift
shoplara girince çıkamıyorum) ve biraz içine bakalım dedik. Sonunda kendime çok
güzel bir sweatshirt aldım. Çok uzun zamandır üzerinde Norveç bayraklı veya
yazılı bir kıyafet arıyordum üst olarak. Öncesinde gittiğim müzelerde ya çok
kalitesizdi ya da aşırı kaliteli ve pahalıydı.
Aker Brygge, turistik amaçlı gittiğimiz son yer oldu; akşam
üstü biz yine Karl Johan’da mağaza gezerken, 2 AFSli bizi mağazalardan birinde
buldular. Aylin ve Karen, Region 4’te (Trondheim ve çevresi, orta Norveç
diyebilirim) yaşayan Meksikalı arkadaşlarımız. Sonra baktık 7 kız olduk, güzel
bir kafe bulup oturalım. Ama saat 7’ye geliyordu ve bu Norveçlilere göre gayet
geç bir saat; 7-8den sonra açık bir yer bulmayı geçtim, sokakta insan görmek
bile zor ve bu Oslo için de geçerli. Ara sokaklarda biraz yürüdükten sonra,
akşam 9da kapanan bir cafe bulduk; Espresso House. İki saate yakın orada
oturduk; klasik kızsal konuşmalar: Host aileler, kardeşler, anadillerimiz ve
ülkelerimiz, Norveçliler, eve geri gönderilen veya geri gitmek isteyen Exchange
öğrenciler vesaire… 21.39’daki trene binecektik ve kafe kapanana kadar hep
beraber oturduk. Sonra Oslo S’e geri yürüdük ve başka bölgede yaşayan
arkadaşlarımıza belki de uzunca bir süreliğine veda ettik.
Trende uyumamız kaçınılmazdı, sabahtan akşama kadar doğru
dürüst oturmayıp yemeği bile parkta yemiştik. Akşam yemeği için gittiğimiz
müthiş hamburgerci ve kafe haricinde tüm gün yürümekle geçmişti ve artık hiç
bir şey yapamaz haldeydik. Çok güzel yerler görmüştük, Alya görmesi gereken ana
yerleri ziyaret edebilmişti ve biz hariç 10 exchange öğrenciyle karşılaşmıştık.
Kesinlikle çok renkli bir gündü.
 |
| Yorgunluk temalı bir fotoğraf... Katie, Alya, Ben, Doğa, Aylin, Karen ve Auxanne, "Vi koser oss med kaffe" |
Gece 11’e doğru Tonsbergde, 15-20 dakika sonra da evdeydik
ve uzunca bir süre uyanmamayı umarak uyuduk.
 |
| İyi ki gelmiş! <3 |
Bloguna bayılıyorum. Ben de bu sene Afs sınavına gireceğim. Başka bir ülkeye geldikten sonraki zorluklar neler, aileni özlüyor musun, sence hangi ülkeyi seçmeliyim? �� Yeni yazılarını bekliyorum.
ReplyDeleteMerhaba! Böyle bir yorum almak beni nasıl sevindirdi bilemezsin! Öncelikle çok teşekkürler, şu kış tatili bittikten sonra en kısa zamanda sorularını cevaplayan bir yazı yazmayı düşünüyorum hem sana hem de ilgili diğer insanlara yardımcı olur. Zorluklar saymakla bitmez vallahi zordu.. ailemi de çok çok özlüyorum ama burada da müthiş bir aileyle yaşıyorum ve bu homesick olmamı engelliyor diyebilirim. Ülke seçimi de kişisel özellikler, ilgi duyulan şeyler ve maddi duruma göre değişir. Takipte kal, uzun uzun cevaplayacağım bunları ��❤
DeleteMeksikalı Aylin?
ReplyDeleteEvet bunu konuştuk aramızda Türkçe'de de Aylin diye bir isim var diye.. okunuşu bile aynı ilginçti
DeleteEcecim sıkı bir takipçi teyzen var bil :D, akıcı dilini, duygu dolu yazılarını, özlemlerini, hasretlerini, tanıttığın yerleri, yemekleri ilgiyle okuyorum. Harikasın. Sevgiler, annenin arkadaşı Sibel Akçalı.
ReplyDeleteÇok teşekkürler :) ♡
Delete