![]() |
| The squad |
Önce Katie ve Brezilya’lı Constanza evime geldiler.
Constanza hafta sonunu Katie’nin evinde geçirecekti, özellikle evimdeki bu
buluşmaya katılmak için geldi. Diğerlerini beklerken sohbet edip müzik falan
dinledik. Biz otururken Ufuk, Ufuk’un host kardeşi Einar ve en yakın arkadaşı
Fredrik, Doğa geldi. Bu sefer ses sistemini bahçeye çıkardık ve güneşin altında
bir yandan son ses müzik dinleyip şarkı söylerken bir yandan kart oyunları
oynadık. Daha sonra herkes teker teker gelmeye başladı.
Şansımıza hava bir garipti, öğleden önce güneş hepimizi
ısıtırken, öğleden sonra bir açıp bir kapamaya başladı. Biraz keyifsiz bir
havaydı yani. Bahçede oturmayı planlamıştık, hava soğuk da olsa güneşin altında
oturunca insan ısınıyor. Zaten gelen herkes hazırlıklı gelmişti, kabanlar, yün
kıyafetler, atkılar falan.
Sosisleri ve hamburgerleri pişirip yeme faslı gayet
curcunaydı. 13 kişinin yiyeceği şeyleri aynı anda kızartmak bir yana, masada
hep bir ağızdan sohbet etmek ayrı bir zordu tabii. Ama sonrasında herkesin
karnı doyunca yine bir sakinlik oluştu, ama biraz üşümeye başladık ve ‘kaffe-kake
bordet’yi (kahve ve kek masası) içeride kuralım dedik.
Herkese siyah, acı Norveç kahvesinden yaptım (Türkiye’ye
getireceğim şeylerden sadece bir tanesi de bu kahve sanırım) ve Doğa ve Ufuk’a
Türk çayı (bir Karadenizli olarak evimde üç tane 500 gr’lık paket çay
bulunduruyorum). Bir gece öncesinden Katie’nin evinde beraber yaptığımız
Amerikan tarifi karamelli Brownie’den yedik.
![]() |
| Ufuk'un her fotoğrafında verdiği Yüce İsa pozunu taklit ederken |
Herkes baya etkilenmişti bence, etkilenmeseler bile biz
mutlu olmuştuk…
Kek-kahve faslı da
bittikten sonra biz yine 13 kişi, kart oyunları, müzik, dans, fotoğraflar…
Gerçekten çok eğlenceli bir gündü.
![]() |
| Ufuk şovenistlik yaparken |
![]() |
| girllllzzzzz |
![]() |
| Bütün fotoğrafları paylaşmak istiyorum |
![]() |
| evet hepsini |
![]() |
| Bu insanlarla gülmemek elde değil! |
Cumartesi akşamı Doğa bizde kaldı, Pazar günü Tönsberg’i
gezdiririm diye söz vermiştim. Ailem de bütün gün evde değildi ve çok geç
geldiler. Misafirlerim gittikten sonra Doğa’yla etrafı öyle bir topladık ki,
annemler geldiğinde sanki bugün 13 kişiyi ağırlamamışım gibi göründüğünü
söylediler (Turkish girl power). Doğa’yla çekirdek çitleyip çay içtik, çünkü
iki Türk kızı bir araya geldiğinde sohbetin ve dedikodunun yanında mutlaka bu
iki şey olmalıdır!
Ertesi gün önce ailecek kahvaltı ettik, sonra Doğa’yla şehre
kadar yürüdük. Canımız yürümek istediğinden değil aslında, Pazar günleri o
kadar az otobüs var ki yürümeyip otobüs beklesek daha çok vakit kaybederdik.
Neyse ki şehre 20 dakika yürüme mesafesinde oturuyorum, hava da güzeldi.
Benim üzerinde yaşadığım ada ile şehir merkezini 30 metrelik
bir köprünün bağladığını daha önce söylemiştim sanırım. 2 adet bağlantı köprüsü
var, biri arabalar, biri yayalar için. Yayalar için olanı kullanınca direkt en
güzel mekanların ve manzaranın olduğu limana çıkıyor yol. Liman da tabii ki
Doğa’ya göstereceğim yerler arasındaydı.
Tonsberg’in limanında çok güzel kafeler, restaurantlar ve
dükkanlar vardır. Aynı zamanda yatlar. Bir de gemi şantiyesi vardır, ama bu
gemiler normal, modern gemiler değildir. Tonsberg sahilinde, eski teknikleri
kullanarak Viking gemileri inşa ederler.
![]() |
| bitmis gemilerden birinin uzerindeki oymalar |
![]() |
| yapim asamasindaki gemi |
Sohbetin sonuna gelebildik ve dükkandan çıkabildik. Yapım
aşamasında olan gemiye bakarken Eivind tekrar geldi ve fotoğrafımızı çekip
facebook sayfalarında veya websitelerinde paylaşıp paylaşamayacaklarını sordu. Tamam
dedik. Fotoğrafımızı çektikten sonra iletişim bilgileri alışverişini de yaptık
ama bu zamana kadar fotoğraf göremedik. Yine de heyecanlanla internet
sitelerini her gün kontrol ediyorum. Uzun bir süre daha fotoğraf göremezsek
kendim mail göndereceğim sanırım.
Limandaki bu sohbet sonrası, Tonsberg’in sembollerinden biri
olan Slottsfjell’e (Kale Tepesi) çıktık. Slottsfjell, yüzlerce yıl önce
surlarla çevrili, tek uzun bir kalesi/kulesi olan bir tepeymiş. Şimdi tabii ki
yığınlar kalmış, ama kaleyi restore etmişler. Kalenin tepesinden bütün Tonsberg’i,
hatta benim yaşadığım evi bile görebiliyoruz dürbünlerle. Aynı zamanda çok ünlü
bir müzik festivali olan Slottsfjellfestivalen de bu tepecikte düzenleniyor. Ne
yazik ki bu festival, ben Norveç’e gelmeden önce gerçekleşti ve ben Türkiye’ye
döndükten sonra gerçekleşecek… İçimde bir uktedir.
Tepede Constanza ve Katie ile karşılaştık. Birbirimizden
habersiz aynı gün ve aynı saatte tepeyi misafirlerimize göstermeye çıkmışız. E
4 exchange birleşince bir kahve içelim dedik. Tepeden aşağı indik ve Wayne’s
Coffee’den kahvelerimizi aldık. Ama Doğa’ya göstermek istediğim bir yer vardı,
ki burayı ben de daha önce görmemiştim. Dolayısıyla onlarla oturmadık,
kahvelerimizi elimize aldık ve şehir turumuza devam ettik.
Daha önce hiç farketmesem de, şehrimizin aslında Sanat
Müzesi dışında bir müzesi daha olduğunu öğrendim: Slottsfjell Müzesi. Küçük
Tonsberg’imize yakışık küçüklükte, birden fazla bölümden oluşan, mini minnacık
bir müzeydi. 16 yaş ve altı ücretsiz giriyordu, ben zaten 16 yaşındayım ama
Doğa adına da konuşup ‘Biz 16 yaşındayız’ diyince ikimiz de ücretsiz girdik.
Müzenin ilk bölümü Vikinglerle alakalı tabii ki, yine kullandıkları eşyalar,
maketler, balmumu heykeller. İkinci bölüm milattan önce Norveç tarihine kısa
bir özet geçiyordu. Üstünde bulunduğum ada bir zamanlar buzlarla kaplıymış
mesela, buzlar eridikten sonra Aaa burada bir ada varmış demişler. Üçüncü bölüm
Nazilerin Norveçe ayak bastığı zamanlar ve savaş dönemleri ile alakalı.
Dördüncü bölümde de 7 farklı balina türünün iskeletleri bulunuyordu. İki başlı
balina fosili, bebek balina fosili, balina penisi gibi garip şeyler de vardı
cam kavanozlar içinde. Bence azıcık korkutucuydu ama hep böyle kocaman bir
hayvanın iskeletini görme hayalim vardı (aslında hayalim dinazor iskeleti
görmekti ama olsun) ve bu hayalim ucundan gerçekleşti. Maalesef müzeyi çok
kapsamlı gezemedik çünkü Doğa’nın trene binmesi gerekiyordu ve zamanımız
kısıtlıydı. Doğa’yla ikimiz, bir çift müze hastasıyız ve Oslo’da gezmediğimiz
müze kalmasın dediğimiz olmuştu. Maalesef Norveç’te ekonomik şartlar ve zaman
kıtlığı, bunu yapmamıza izin vermiyor.




















ReplyDeleteSaygıdeğer Ece Hanımefendi,
Kültürlerarasındaki eşsiz konumunuz ve derin gözlem yeteneğinizle kurguladığınız yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Denizcilik tarihi konusunda bir çok çalışmalar yapmış biri olarak bu yazınız beni hem içerdiği 23 Nisan ruhu itibariyle çok duygulandırdı hem de Vikingler ile ilgili bilgileriyle çok heyecanlandırdı. Vikinglerin 1100 yıldan uzun denizcilik tarihleri içerisinde İstanbul (Türkler diyelim) çok önemli bir yere sahip, buna dair bazı bilgiler içeren web sitelerinin linkini size iletiyorum.
Gezegenimizdeki somut ve yakın iklim değişikliğinin, ekonomileri ve kültürleri mobil hale getirmesi konusunda çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalardan biri olarak da özellikle kültürlerin dijital ortamda yaşatılması ve paylaşılması çok yeni bir gelişme. 23 Nisan ruhunu oralarda taa oralarda yaşatabilen bir genç hanımefendi olarak, bu türlü projelerde görev almanızın sadece sizin için değil aslında ülkemiz kültürü için de yeni ufuklar açabileceğini düşünüyorum. Çalışmalarınızı ilgiyle takip ettiğimi ve bizi oralarda gururlandırdığınızı bilmenizi isterim. En derin saygılarımla, Av.Burhan UYAN
http://ayasofyamuzesi.gov.tr/tr/i%C3%A7mayasofyada-viking-yaz%C4%B1s%C4%B1
http://www.hurriyet.com.tr/istanbulda-viking-izi-40023692
http://pelatros.blogspot.com.tr/2013/05/istanbulda-viking-izleri.html
http://www.ntv.com.tr/video/dunya/vikingler-istanbulda,GImCGexcgEmn9a4IAOSTAA
https://twitter.com/atlastarihdergi/status/475964937668661248