Friday, April 29, 2016

En Güzel Hafta Sonu - 23 Nisan Kutlamaları ve Tönsberg Turu

The squad
Geçtiğimiz hafta cumartesi günü 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ydı. Bizim bayramımızdı. Bu günü, her ne kadar ülkemizden uzakta olsak da, eğlenerek hatırlamamız ve anmamız gerektiğini düşündüm. Bu yüzden birkaç exchange öğrenciyi ve en cool host kardeşleri evime, barbekü yapmaya davet ettim. Toplamda 3’ü Türk, 13 kişiydik ve evime gelene kadar kimse günün anlam ve önemini bilmiyordu.
Önce Katie ve Brezilya’lı Constanza evime geldiler. Constanza hafta sonunu Katie’nin evinde geçirecekti, özellikle evimdeki bu buluşmaya katılmak için geldi. Diğerlerini beklerken sohbet edip müzik falan dinledik. Biz otururken Ufuk, Ufuk’un host kardeşi Einar ve en yakın arkadaşı Fredrik, Doğa geldi. Bu sefer ses sistemini bahçeye çıkardık ve güneşin altında bir yandan son ses müzik dinleyip şarkı söylerken bir yandan kart oyunları oynadık. Daha sonra herkes teker teker gelmeye başladı.

Şansımıza hava bir garipti, öğleden önce güneş hepimizi ısıtırken, öğleden sonra bir açıp bir kapamaya başladı. Biraz keyifsiz bir havaydı yani. Bahçede oturmayı planlamıştık, hava soğuk da olsa güneşin altında oturunca insan ısınıyor. Zaten gelen herkes hazırlıklı gelmişti, kabanlar, yün kıyafetler, atkılar falan.
Sosisleri ve hamburgerleri pişirip yeme faslı gayet curcunaydı. 13 kişinin yiyeceği şeyleri aynı anda kızartmak bir yana, masada hep bir ağızdan sohbet etmek ayrı bir zordu tabii. Ama sonrasında herkesin karnı doyunca yine bir sakinlik oluştu, ama biraz üşümeye başladık ve ‘kaffe-kake bordet’yi (kahve ve kek masası) içeride kuralım dedik.

Herkese siyah, acı Norveç kahvesinden yaptım (Türkiye’ye getireceğim şeylerden sadece bir tanesi de bu kahve sanırım) ve Doğa ve Ufuk’a Türk çayı (bir Karadenizli olarak evimde üç tane 500 gr’lık paket çay bulunduruyorum). Bir gece öncesinden Katie’nin evinde beraber yaptığımız Amerikan tarifi karamelli Brownie’den yedik.
Ufuk'un her fotoğrafında verdiği Yüce İsa pozunu taklit ederken
Artık bir konuşma yapmanın zamanıydı. Odama inip Türk bayrağımı yukarı, salona çıkarttım ve astım. Ufuk, Doğa ve ben yanyana geçtik. Elime bardağı alıp kaşığımla üç kez vurdum (bunu ilk kez host babaannemin doğum gününde onun için bir konuşma yapmak amacıyla gerçekleştirmiştim ve o zamandan beri sanırım her kalabalık buluşmada bir konuşma yapıyorum, genellikle ciddiyetsiz oluyorum tabii ama hoşuma gidiyor :P). Sonra da başladık günün anlam ve önemini belirten konuşmamıza. Bilmeyenler için Osmanlı’dan ve 1. Dünya Savaşı’nda nasıl berbat bir durumda olduğumuzdan, Kurtuluş Savaşı’ndan, Kurtuluş’un benim şehrimde başladığından, Atatürk’ün ilke ve devrimlerinden, Türkiye’yi nasıl sekülerleştirdiğinden, 23 Nisan 1920’de TBMM’yi açıp bu günü tüm dünya çocuklarına armağan ettiğinden ve bu günün kutlamalarını engellemeye çalışan ‘Yeni Türkiye’den nasıl nefret ettiğimizden bahsettik.
Herkes baya etkilenmişti bence, etkilenmeseler bile biz mutlu olmuştuk…
 Kek-kahve faslı da bittikten sonra biz yine 13 kişi, kart oyunları, müzik, dans, fotoğraflar… Gerçekten çok eğlenceli bir gündü.
Ufuk şovenistlik yaparken

girllllzzzzz
Bütün fotoğrafları paylaşmak istiyorum

evet hepsini 
Bu insanlarla gülmemek elde değil!

Cumartesi akşamı Doğa bizde kaldı, Pazar günü Tönsberg’i gezdiririm diye söz vermiştim. Ailem de bütün gün evde değildi ve çok geç geldiler. Misafirlerim gittikten sonra Doğa’yla etrafı öyle bir topladık ki, annemler geldiğinde sanki bugün 13 kişiyi ağırlamamışım gibi göründüğünü söylediler (Turkish girl power). Doğa’yla çekirdek çitleyip çay içtik, çünkü iki Türk kızı bir araya geldiğinde sohbetin ve dedikodunun yanında mutlaka bu iki şey olmalıdır!
Ertesi gün önce ailecek kahvaltı ettik, sonra Doğa’yla şehre kadar yürüdük. Canımız yürümek istediğinden değil aslında, Pazar günleri o kadar az otobüs var ki yürümeyip otobüs beklesek daha çok vakit kaybederdik. Neyse ki şehre 20 dakika yürüme mesafesinde oturuyorum, hava da güzeldi.
Benim üzerinde yaşadığım ada ile şehir merkezini 30 metrelik bir köprünün bağladığını daha önce söylemiştim sanırım. 2 adet bağlantı köprüsü var, biri arabalar, biri yayalar için. Yayalar için olanı kullanınca direkt en güzel mekanların ve manzaranın olduğu limana çıkıyor yol. Liman da tabii ki Doğa’ya göstereceğim yerler arasındaydı.

Tonsberg’in limanında çok güzel kafeler, restaurantlar ve dükkanlar vardır. Aynı zamanda yatlar. Bir de gemi şantiyesi vardır, ama bu gemiler normal, modern gemiler değildir. Tonsberg sahilinde, eski teknikleri kullanarak Viking gemileri inşa ederler.
bitmis gemilerden birinin uzerindeki oymalar
Tonsberg, Norveç’teki en eski şehir olarak bilinir ve Oslo’daki Viking Ship Museum’daki gemi, aslında Tonsberg’deki kazılarda çıkarılmış. Tonsberg Viking şehri olarak da geçer ve bu şehirde yaşayanlar da Vikingler’le sürekli iç içedir. Mesela eylül ayında 3 gün süren bir Viking Fest yapıldı bu bahsettiğim limanda. Yapımı tamamlanmış gemilerle fiyortu gezebilir, Viking tarzında giyinmiş, adeta Orta Çağ’dan fırlamış gibi görünen kadınlı erkekli satıcılardan yün, deri, mızrak, ok, yay, kılıç, kalkan gibi Viking tarzı eşyalar yanında hediyelikler de alabilirdik bu festivalde. Vikings dizisini izlediyseniz, orada kullanılan müzikleri, eşyaları, giysileri, herşeyin tıpatıp aynısını bu festivalde görebilirdiniz. Her ne kadar şu anda bu festival aktif olmasa da, limanda yıl boyu Viking gemisi yapıyorlar ve yıl boyu açık olan bir hediyelik eşya dükkanı var. Doğa da oradan bir Tonsberg anısı almak istedi. Dükkana girdik. Dükkanın başındaki adama bir şeyin fiyatını sorduğumda, nereden geldiğimi sordu (aksan problems). Türkiye diyince, ‘ooo o zaman her şey size yarı fiyatına!’ demez mi. Adam tam bir Türkiye hayranı çıktı yani. Türkiye’de nerelerde bulunduğunu sordum, her klasik Norveç’li gibi Alanya, Side vs demesini bekliyor, kum-güneş-deniz dışında, Türk kültürüne dair bir fikri olmadığını düşünüyordum. Adam bana Trabzon’a geldiğini söylemesi mi.. Biz şok. İsminin Eivind olduğunu öğrendiğimiz bu bey, bir çok kez Karadeniz’e ve İstanbul’da kalmış. Samsun’dan geldiğimi söyleyince daha da bir mest oldu. Orada yaklaşık bir saat süren bir sohbete başladık, dükkanda, ayaküstü. Gezip gördüğü yerleri, Türk kültürünün ve Türk kadının ne kadar güzel olduğunu, Vikinglerin aslında Orta Doğudan geldiğini ve Türkiye’den, Konstantinapolis’ten geçtiklerini, kalbinin Türkiye’de olduğunu, maceralarını anlattı da anlattı. Cami arka planlı, İstanbul boğazında geçtiğini düşündüğü bir yağlı boya tablosu gösterdi. Biz her geçen dakika daha da şaşırdık tabii, ilk kez Türkiye hakkında böyle bilgi sahibi biriyle karşılaştık. Ve şimdi en bomba kısım geliyor: Yapımı 2 sene içinde tamamlanacak olan Viking gemisi ile, Vikinglerin Norveç’e gelirken kullandığı yoldan geri gidip, Karadeniz sahillerine ulaşacaklarmış. Tonsbergden çıkıp, Norvec’in batı denizinden Norvec’in en kuzey bölgesi olan Finnmark’a, oradan Rusya’nın kuzey kıyılarına ve Rusya içindeki nehirler ve fiyortlar aracılığıyla güney denizlerine, Samsun’a, Trabzon’a… Samsun’da da duracağına dair söz verdi bana. Doğa bir şeyler almak istiyordu ama Eivind parasını kabul etmiyordu. İkimize de birer tane kendileri çıkarttıkları yerel dergiden ve daha önce viking gemisiyle yapmış olduğu seferlerden fotoğraflardan verdi.

yapim asamasindaki gemi

Sohbetin sonuna gelebildik ve dükkandan çıkabildik. Yapım aşamasında olan gemiye bakarken Eivind tekrar geldi ve fotoğrafımızı çekip facebook sayfalarında veya websitelerinde paylaşıp paylaşamayacaklarını sordu. Tamam dedik. Fotoğrafımızı çektikten sonra iletişim bilgileri alışverişini de yaptık ama bu zamana kadar fotoğraf göremedik. Yine de heyecanlanla internet sitelerini her gün kontrol ediyorum. Uzun bir süre daha fotoğraf göremezsek kendim mail göndereceğim sanırım.
Limandaki bu sohbet sonrası, Tonsberg’in sembollerinden biri olan Slottsfjell’e (Kale Tepesi) çıktık. Slottsfjell, yüzlerce yıl önce surlarla çevrili, tek uzun bir kalesi/kulesi olan bir tepeymiş. Şimdi tabii ki yığınlar kalmış, ama kaleyi restore etmişler. Kalenin tepesinden bütün Tonsberg’i, hatta benim yaşadığım evi bile görebiliyoruz dürbünlerle. Aynı zamanda çok ünlü bir müzik festivali olan Slottsfjellfestivalen de bu tepecikte düzenleniyor. Ne yazik ki bu festival, ben Norveç’e gelmeden önce gerçekleşti ve ben Türkiye’ye döndükten sonra gerçekleşecek… İçimde bir uktedir.
Tepede Constanza ve Katie ile karşılaştık. Birbirimizden habersiz aynı gün ve aynı saatte tepeyi misafirlerimize göstermeye çıkmışız. E 4 exchange birleşince bir kahve içelim dedik. Tepeden aşağı indik ve Wayne’s Coffee’den kahvelerimizi aldık. Ama Doğa’ya göstermek istediğim bir yer vardı, ki burayı ben de daha önce görmemiştim. Dolayısıyla onlarla oturmadık, kahvelerimizi elimize aldık ve şehir turumuza devam ettik.


Prenses Kristina, Slottsfjell'e cikarken heykelini goruyoruz. 1234 dogumlu prenses, babasi 4. Håkon'un zoruyla Ispanya krali 10. Alfonso'nun kardesiyle evlendirilmis ve ulkesinden ayrilmis. Bir daha ulkesini ve aileisni hic goremeden, genc yasinda ve mutsuz olmus.
Daha önce hiç farketmesem de, şehrimizin aslında Sanat Müzesi dışında bir müzesi daha olduğunu öğrendim: Slottsfjell Müzesi. Küçük Tonsberg’imize yakışık küçüklükte, birden fazla bölümden oluşan, mini minnacık bir müzeydi. 16 yaş ve altı ücretsiz giriyordu, ben zaten 16 yaşındayım ama Doğa adına da konuşup ‘Biz 16 yaşındayız’ diyince ikimiz de ücretsiz girdik. Müzenin ilk bölümü Vikinglerle alakalı tabii ki, yine kullandıkları eşyalar, maketler, balmumu heykeller. İkinci bölüm milattan önce Norveç tarihine kısa bir özet geçiyordu. Üstünde bulunduğum ada bir zamanlar buzlarla kaplıymış mesela, buzlar eridikten sonra Aaa burada bir ada varmış demişler. Üçüncü bölüm Nazilerin Norveçe ayak bastığı zamanlar ve savaş dönemleri ile alakalı. Dördüncü bölümde de 7 farklı balina türünün iskeletleri bulunuyordu. İki başlı balina fosili, bebek balina fosili, balina penisi gibi garip şeyler de vardı cam kavanozlar içinde. Bence azıcık korkutucuydu ama hep böyle kocaman bir hayvanın iskeletini görme hayalim vardı (aslında hayalim dinazor iskeleti görmekti ama olsun) ve bu hayalim ucundan gerçekleşti. Maalesef müzeyi çok kapsamlı gezemedik çünkü Doğa’nın trene binmesi gerekiyordu ve zamanımız kısıtlıydı. Doğa’yla ikimiz, bir çift müze hastasıyız ve Oslo’da gezmediğimiz müze kalmasın dediğimiz olmuştu. Maalesef Norveç’te ekonomik şartlar ve zaman kıtlığı, bunu yapmamıza izin vermiyor.




Bu da böyle bir hafta sonuydu, belki de en güzeliydi.
Iyi ki gelmis!

1 comment:


  1. Saygıdeğer Ece Hanımefendi,

    Kültürlerarasındaki eşsiz konumunuz ve derin gözlem yeteneğinizle kurguladığınız yazılarınızı ilgiyle takip ediyorum. Denizcilik tarihi konusunda bir çok çalışmalar yapmış biri olarak bu yazınız beni hem içerdiği 23 Nisan ruhu itibariyle çok duygulandırdı hem de Vikingler ile ilgili bilgileriyle çok heyecanlandırdı. Vikinglerin 1100 yıldan uzun denizcilik tarihleri içerisinde İstanbul (Türkler diyelim) çok önemli bir yere sahip, buna dair bazı bilgiler içeren web sitelerinin linkini size iletiyorum.

    Gezegenimizdeki somut ve yakın iklim değişikliğinin, ekonomileri ve kültürleri mobil hale getirmesi konusunda çok ciddi çalışmalar yapılıyor. Bu çalışmalardan biri olarak da özellikle kültürlerin dijital ortamda yaşatılması ve paylaşılması çok yeni bir gelişme. 23 Nisan ruhunu oralarda taa oralarda yaşatabilen bir genç hanımefendi olarak, bu türlü projelerde görev almanızın sadece sizin için değil aslında ülkemiz kültürü için de yeni ufuklar açabileceğini düşünüyorum. Çalışmalarınızı ilgiyle takip ettiğimi ve bizi oralarda gururlandırdığınızı bilmenizi isterim. En derin saygılarımla, Av.Burhan UYAN


    http://ayasofyamuzesi.gov.tr/tr/i%C3%A7mayasofyada-viking-yaz%C4%B1s%C4%B1

    http://www.hurriyet.com.tr/istanbulda-viking-izi-40023692

    http://pelatros.blogspot.com.tr/2013/05/istanbulda-viking-izleri.html

    http://www.ntv.com.tr/video/dunya/vikingler-istanbulda,GImCGexcgEmn9a4IAOSTAA

    https://twitter.com/atlastarihdergi/status/475964937668661248

    ReplyDelete