Monday, January 4, 2016

Oslo Turu

Salı günü Oslo'ya gittik.
Kesinlikle müze içi aydınlatma
değişikliği yapmalılar... Kon-Tiki
salı.
Hafta sonu filmini izlediğim Kon-Tiki müzesini gezdik ilk durak olarak. Kon-Tiki seferi, 1947'de Thor Heyerdahl ve 5 arkadaşının, sadece bir salla Güney Amerika'dan başlayıp Pasifik Okyanusu'nun aşarak, Tahiti'nin doğusundaki Polinezya adasına ulaşma macerasıdır. Biliminsanı Thor, üniversitenin son yılındayken zooloji çalışmaları yapmak için 10 ayını Polinezya'da Polinezyalıların kültürünü incelemekle geçirmiş bir genç adamdı ve eski çağlarda insanların Güney Amerika'dan salla okyanusu aşıp Polinazya'da koloniler kurmuş olabileceğini düşünüyordu. ABD'de ve Norveç'te kimseyi kendine inandıramayan Thor, teorisini kanıtlayabilmek adına, eski dönemlerde kullanılan balsa ağacı kütüklerinden yaptığı ve hiç bir modern teknoloji ürününe yer vermediği Kon-Tiki isimli salı ve 5 arkadaşıyla Peru'dan yola çıkmış. 101 gün sonra 6900 km giderek adalara ulaşmış. Tayfa sonrasında güvenli bir şekilde ülkelerine geri dönmüş. Thor'un kendi kamerasıyla çektiği, 1950 yapımı siyah-beyaz film, en iyi belgesel Oscar'ını almış. Thor'un kendi yazdığı veya başkaları tarafından yazılmış bir çok kitap da mevcut. Thor daha sonra seferlerine devam etmiş, mesela papirüsten yapılmış Ra isimli teknesiyle Fas'tan Güney Amerika'ya varmak istemiş, böylece eski devirlerde böyle bir yolculuğun yapılıp yapılamayacağını ortaya çıkaracakmış ama bir süre sonra papirüs suya dayanamaz hale gelmiş ve yolculuğunu yarıda kesmiş. Sonrasında Ra II isimli tekneyle bu seferini de tamamlamış.
Biz 2012 yapımı filmi izlemiştik ve çok güzeldi. Film sonrası bir müze de olduğunu öğrendim, öncesinde Oslo turu planlıyorduk ama Kon-Tiki müzesi ilk tercihimiz oldu. Oslo'daki Kon-Tiki müzesinde de gerçek Kon-Tiki ve Ra salları sergileniyor, hayat hikayelerini anlatan kısa filmler, kullandıkları eşyalar, Thor'un kazandığı Oscar ve kullandığı kamera, el yazısı günlükler, pasaportlar ve daha bir çok şey müzede mevcut.
Daha önceki Oslo turlarımızdan birinde Oslo Guide isimli kitapçığı bulmuştum müzelerin birinde. Kitapçıkta Oslo hakkında herşey var, festivaller, restorantlar, oteller, gidilecek ve görülecek önemli yerlerin listesi... Kitapçığı aldığımdan beri her Oslo turunda gördüğüm yerleri, oturduğum restorantları işaretliyorum. Amacım listenin hepsini tamamlayamasam da en azından en bilinen, belli başlı yerleri görebilmek.
Galeri içinde fotoğraf çekmek tabii
ki yasaktı ama dünyaca ünlü
Scream tablosu olunca insanlar
duramıyordu, ben de bir zarar
gelmez diye düşündüm.
Kon-Tiki'den sonra ikinci durak Nasjonalgalleriet (Ulusal Galeri) idi. Nasjonalgalleriet, Norveç'in en büyük resim, graphic art, çizim ve heykel koleksiyonuna ev sahipliği yapıyor. Çok sayıda odadan oluşan galeriyi gezmeye 1. odadan başlıyorsunuz. Antik dönemden 1950'lere.. Odadan odaya geçtikçe, eserlerin modernleştiği, yapıldığı döneme göre tekniklerinin ve içerdiği kavramların değiştiği görülüyor. Bir nevi sanat tarihi müzesiydi yani. Galeride 300den fazla masterpiece bulunmakta, Norveç'li ressam Munch'ün Scream, Madonna, The Girls on the Bridge eserleri, Dahl'dan romantizm, Christian Krohg'dan realizm, Picasso'dan kübizm parçalar... Gez gez bıkmadığım, kocaman bir galeriydi.
Galeriden sonra Oslo Opera Binası'nı gezdik. Aslında gezdik diyemem, içinde pek bir şey yoktu, oyunları izlemeye gelmedikçe salonlar turist ziyaretine açık değildi. Sadece tepesine tırmanıp Oslo manzarasını izlemek çok keyifliydi. Binanın tepesinde bir kaç Türk de buldum ama pek yanaşmak istemedim, komiklerdi.
Fotoğraflar, yürüyüşler, gezmeler derken kahvaltıdan beri biz kez  bile doğru düzgün oturup bir şey yemediğimizi farkettik ve yemek yemeye karar verdik. Aslında host babamla Türk restorant buluruz diye planlamıştık ama her zaman olduğu gibi pizza yemeye gittik ki bu bende kısa süreli bir hayal kırıklığı oluşturdu. Google Mapsten restoranın adresini bulup yol tarifi aldıktan sonra "hadiii pizza yiyoruz" olması üzücüydü, onca Türk yemeği avcumun içinden kayıp gitmiş gibi, tam yiyecekken külahtan kayan dondurma gibi, çöpe atarken çöp kutusunun köşesine çarpıp yere düşen kağıt gibi, şarjı yüzde 1'ken tam şarj aletini taktığında kapanan telefon gibi bir şeydi.
Neyse sonra pizza yedik işte. Ben&Jerry's'de dondurma da yedik ama ben artık cidden bıktım Norveç yemeklerinden de Amerikan mutfağından da. İskender istiyom.
Burada da Oslo içinden bazı fotoğraflar var.

Oslo Opera House


Karl Johans Gate ve arkada
Kraliyet Sarayı görülüyor.

Karl Johans Gate Oslo'nun en
işlek caddesi diyorlar... 
Yılbaşı süsleri ve arkada Norveç'in
ünlü çikolata markası Freia'nın amblemi.
Burada da sarayın önünde 29.09.15 tarihli bir fotoğrafım var. Havaların ne
kadar değiştiği aşikar, gökyüzü mavi olmayı bırakalı çok oldu.

Sevgiyle kalın ve bol bol İskender kebap yiyin benim için..

No comments:

Post a Comment